Günlük arşivler: Mayıs 26, 2012

Gün Olur Asra Bedel – Cengiz Aytmatov Kitap Özeti

ROMANIN KONUSU:

II.Dünya Savaşı;ından sonra Kazak bozkırlarında bir tren istasyonunda yaşamaya başlayan Yedigey’inburada tanık olduğu olaylar.

2. ROMANIN ÖZETİ:

Roman kahramanı Yedigey Cangeldin,cepheden döndükten sonra,Kazak bozkırlarında küçük bir aktarma istasyonunda çalışmaya başlar.burada tanık olduğu ve uzak geçmişine çağrışım yapan olaylar,gerçekte bir siyasi rejimin gümbür gümbür çöküşünün nedenleridir.

Yedigey’in çok eski ve yakın arkadaşı olan Kazangap ölür.Onun için bir cenaze töreni düzenleler.bu törene Kazangap’ın şehirde oturan oğlu ve kızını da çağırırlar.Kazangap’ın cenazesini mezarına götürürken,Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini,acı-tatlı,düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir.O gün ‘Asra bedel bir gün’ olur onun için.Sevdikleri kişinin cenazesini Naymanlar’ın kutsal mezarlığına götürdükleri zaman,orada bir uzay üssünün kurulmuş olduğunu görürler ve cenazenin gömülmesine izin verilmez.Öte yandan,Rus-Amerikan ortak araştırması sonunda kozmonotlar,uygarlık düzeyi Dünyanınkinden çok daha yüksek bir gezegen keşfeder.Bu gezegende yaşayanlar dünyalılarla ilişki kurmak isterler.Fakat daha yüksek bir uygarlığı ,daha iyi bir yönetimi kendileri için zararlı gören dünyalı yöneticiler bu isteği reddederler.

3. ROMANIN ANA FİKRİ:

Aytmatov anlatım gücüyle insanları mankurt olmaktan kurtaralım mesajını vermektedir.

4. ROMANDAKİ OLAYLARIN VE ŞAHIŞLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Kitaptaki olaylar genelde küçük kasaba hayatını anlatmakta ve karakterler çok gerçekçi durmaktadır.Ancak kitapta geçen uzay üssü ile ilgili bölümler romana biraz bilim kurgu havası katmaktadır.Kişlere gelince;

YEDİGEY:Romanın baş kahramanıdır.Savaşmış geleneklerine bağlı önder bir kişiliği vardır.

UKUBALA:Kocasını seven artık yaşlılığı iyiden iyiye hisseden yardımsever bir kadındır.

KAZANGAP:Yedigey’in çok eski bir arkadaşıdır.Köye yerleşmesinde ve işi bulmasında büyük katkısı vardır.

5. ROMAN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitapta bir rejimin baskısı altında yaşan ve kültürel değerlerini kaybetmeye yüz tutmuş bir köyde geleneklerine bağlı bir insan ve çabalarını görüyorum.

6. ROMANIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan’da Şeker adlı bir köyde doğdu.Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi. Kırgızistan’a,dağlık yörelere Ekim devrimi daha yeni ulaşıyordu. Yazarın çocukluk yılları sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllararastlar.Geçmişe bağlı yaşlı neslin yanında yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerlerini alıyorlardı. Yazar kolhoz tarlalarında çalıştı.Çevresini,tabiatı,insanları o yıllarda tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün yetişkinler savaşta oldukları için gençlere çok iş düşüyordu. Henüz on beş yaşındayken köyü Sovyetinde sekreterlik yaptı,tarım makinalarının hesaplarını tuttu. Daha sonra Kazakistan’daki Cambul veterinerlik teknik okulunda okudu Ardından Frunze(bugünkü Bişgek tarım enstitüsünde okudu.Zooteknisyen olarak bütün ülkeyi ,Kazakistan’ı dolaştı. Aynı zamanda da bir gazeteci sıfatıyla çalışıyor,sürekli gözlem yapıyordu. Pek çok genç nesil mensubu gibi halkından uzaklaşmadı,insanına daha da yakınlaştı. Kırgız gazetelerindeki yazıları,redaksiyon servislerinde aldığı görevler ,muhabirlik faaliyetleri onu yavaş yavaş edebi dünyaya hazırlıyordu.Yazarın akıcı uslubu,kurgudaki başarısı bu ön araştırmalarıyla yakından ilgilidir.

Reklamlar

TOPRAK ANA ROMANININ ÖZETİ

Cengiz Aytmatov

 

Konu

 

Toprağın İnsan Hayatındaki Yeri

 

Özet

 

Yeni yıkanmış ak, pak entarisi, pamuklu kara ceketi ve beyaz yazmasıyla yolda ağır ağır ilerliyor kadın. “Merhaba toprak” diye sesleniyor usulca. “Merhaba tolunay” demek geldin Ne kadar kocamışsın. Saçların ağırmış, değnekle yürüyorsun üstelik.” “Evet yaşlanıyorum, bir yıl daha geçti, sende, toprak sende bir hasat geçirdin. Bugün ölüleri anma günü.” “İnsan doğruyu öğrenmeli, tolunay.” Kafasıyla yüreği doğruya götürecek mi onu? Hala çocuk.

 

Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata küssün istemiyorum. Hayatın karşısında yiğitçe dikilsin istiyorum. Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlıyacağımı bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatının değil, başkalarını, başkalarının hayatlarını da kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım senide, eski günlerimizi de anlatırdım. Hayat hepimizin aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu öykünün anlamını kolay kolay çıkaramaz.

 

Onu içten, yürekten anlamak için yaşamak, denemek gerekir. Toprakla su, insanlar arasında eşit olarak paylaştırılırsa, bizimde kendi tarlamız olursa, bizde kendi tohumumuzu eker, kendi ekinimizi biçersek mutlu oluruz. İnsan için en büyük mutluluk budur. “Tolunay, çiftçi dediğin, mutluluğu ekip biçtiğinde bulur”. “Toprak, göğsünde hepimize acı çektiriyorsun; bizi mutlu kılmayacaksın, neden toprak diyorlar sana, biz neden doğduk? Biz senin çocuklarınız, toprak. “Mutluluk getir bize, bizi mutlu kıl!”.

 

Ekmek esmerdi, katıydı ama dünyada hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar tatlı bir kokusu vardı, güneş kokuyordu, taze saman kokuyordu, duman kokuyordu. Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkın (bilgi yelpazesi.net) hayatından uzak kalan bir anının hayatı yoktur. “Sevgili toprağım benim, o günü hatırlıyor musun?””Zamanın başlangıcından beri, yüzyılların izi duruyordu içimde.

 

Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlarda tarihin hepsini bilemezler. Ama benim içimdedir hepsi, bütün tarih. İnsan denize benzer, derin yerleri de sığ yerleri de vardır. “Söyle bana, sevgili toprak, hangi ana böyle acı çekti, hangi ana oğlunu bu kadar kısa zaman gördü?” Savaşı alt etmenin tek yolu var, bunu o zaman anladım: çarpışmak, dayanmak, yenmek. Bunları başaramadığın an karşına ölüm çıkıyordu. İyilik, dağlarda yollarda yaşanmaz.

 

İnsan raslantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan öğrenir. İnsanın hayatı bir dağ yoluna benzer, iner, çıkar, uçurumların kenarından geçer. Hep tek başına aşamazsın o yolu, ama herkes elini uzatırsa sana, çabucak aşarsın. Hayatımız böyle işte.”

 

Dünyadaki insanlar oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bizim kadar seviyorsa, bizim o gün onları beklediğimiz gibi onlarda oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bekliyorsa, yeryüzünde başka savaş olmaz artık” diyorum.

 

Savaşın insanları zalim, aşağılık, aç gözlü yaptığını kim söylemiş ? Hayır, savaş, sen çizmelerinin altında insanları ezebilirsin, öldürebilirsin, yağma edebilir, yakıp yıkabilirsin, 40 yıl bile sürdürebilirsin bunu, ama insan denen yaratığın içindeki o duyguyu, o insanlık duygusunu, o sevgiyi içinden söküp atamazsın. “ Toprak, toprak ana, göğsüne bastı bizi, dünyanın her köşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak, anlat onlara.”

 

“ Hayır Tolunay. Sen anlat… Sen insansın. Her şeyin üstündesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat İNSAN!.”

Sefiller Romanının Tahlili


KİTABIN ADI : SEFİLLER
YAZARI : VİCTOR HUGO
YAYIM YERİ VE TARİHİ : İSTANBUL 2000
YAYIMLAYAN YAYIN EVİ : ENGİN YAYINCILIK

YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Büyük Fransız Şair ve yazarı Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de geldi dünyaya. Babası, Napolyon ordusunda generaldi imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrit’te valilik yaptı. Anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler, yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı. İlkokula da İspanya’da başladı. Ancak, İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir..
Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Babası Paris’e döndü. Maddi sıkıntılar ve toplumsal çalkantılar içerisinde, eğitimini düzgün bir biçimde sürdüremedi Hugo, ama kendi kendine okumayı sürdürdü, hatta ilk şiirlerini yazması da bu yıllara denk düşer. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen Hugo’yu bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.
1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te.
Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır Fransa’da.
1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazdı Hugo, 1841’de Fransız Akademisine seçildi. 1848 ihtilalinden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak bu Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1855’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.
19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur.

ROMANIN ÖZETİ:
Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.
Hayata ahlak ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan
Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlakı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.
Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı –namusuyla kazanılmış- paralarını alır, Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.
Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette.
Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar….
Jan Valjan ekmek çaldığı için beş yıl kürek cezası ile cezalandırılır. Birkaç kere kaçmaya kalkıştığı için cezası ağırlaştırılır ve 19 yıl hapiste kalır. Çok güçlü bir insan olan Jan Valjan, hapiste iyi duygularını kaybetmiş gibidir. Hapisten çıktıktan sonra, mahkum olduğunu gösteren belge yüzünden herkes ona kötü davranır. Rahip onu evine alır. O ise evden gümüş takımları çalar. Fakat yakalanır. Rahip şikayetçi olmaz ve ona iki de gümüş şamdan hediye ederek onlardan elde edeceği parayı namuslu adam olma yolunda harcamasını ister. Bu olay Jan Valjan için bir dönüm noktasıdır. Madlen adıyla iş hayatına atılır, zengin olur. Fanten adında düşmüş fakat ruhça temiz bir kadına ve kızına yardım eder.
Polis müfettişi Javer, birden ortaya çıkan ve kısa zamanda zengin olan herkesin “Baba” dediği Madlen’in kim olduğunu merak eder ve Madlen Baba’nın aslında Jan Valjan olduğunu anlar ve Jan Vanjan’ı ihbar eder. Ancak ihbarın yanlış olduğu ve Jan Valjan adında birinin hapiste bulunduğu mahkemece tespit edilir. Bunu öğrenen Madlen Baba (Jan Valjan) teslim olur ve hapiste Jan Valjan sanılan mahkumun kurtulmasını sağlar. Hapiste bir gece kaldıktan sonra kaçarak bir limandan denize atlar ve herkes onun öldüğünü sanır.
Fakat müfettiş Javer öyle düşünmez. Jan Valjan, Fanten’e verdiği sözü tutmak üzere Fanten’in kızı Kozet’i bulur ve onu büyütür.
Müfettiş Javer onları takip etmektedir. Takip edildiğini anlayan Jan Valjan kaçarak, Kozet’i yatılı olarak bir kiliseye verir ve kendiside o kilisenin bahçıvan yardımcısı olur.
Bay Jilnorman adlı birisi torunu Maryüs’ü büyütmektedir. Maryüs avukat olmak için çalışıyor ve dedesinin yanında kalıyordu. Ancak bir tartışma sonucunda Maryüs dedesinin evini terk ederek bir süre Sen-Jak otelinde kalır. Maryüs, borçlanmamak için otelden ayrılarak arkadaşı Kurfeyrak’ın odasına taşınır ve eğitimini tamamlayarak avukat olur. Bir gün Maryüs Lüksemburg parkında dolaşırken Kozet’i görür ve ona ilk bakışta aşık olur ve onu her gün görebilmek için bu parka gelir. Maryüs ile Kozet arasındaki ilişkiyi fark eden Jan Valjan bu ilişkiyi istememektedir ve oturdukları evden taşınırlar. Fakat Maryüs onları yine bulur ve Maryüs ile Kozet gizli gizli buluşurlar.
Bazı kişiler Krala karşı ayaklanırlar. Bunların içinde Maryüs de vardır. Daha sonra olaylar arasında Müfettiş Javer devrimcilerin tutsağı olur. Devrimcilerin arasına katılan Jan Valjan, Müfettiş Javer’i kurtarır. Jan Valjan, bir çatışma sırasında yaralanan Maryüs’ü kurtarır. Ancak Müfettiş Javer ikisini de yakalar. Müfettiş Javer kendisini devrimcilerin elinden kurtaran Jan Valjan ve Maryüs’ü serbest bırakır ancak görevini yerine getiremediği için intihar eder.
Maryüs iyileşir ve Kozet ile evlenir. Zaman içerisinde iyice yaşlanan Jan Valjan da ölür.

KİTAP ÜZERİNE KANI:

 Benim kitap için yapabileceğim hiçbir kötü eleştiri yoktur. Bence kitabın anlaşılmasının ve okunmasının kolay olması, anlatımın eğlendirici ve açık olması, anlamı bilinmeyen sözcüklerin çok olmaması vb. gibi özellikler bu kitap hakkında insanların olumlu düşüncelere sahip olmasını sağlıyor.

KARAKTERLER:
JAN VALJEAN:
Ekmek çaldığı için hapse giren, 19 yıl sonra hapisten çıkan ve herkese karşı iyilikler yapmaya başlayan adam.
COSETTE:
Fantiana’nın kızıdır. Jan Valjean tarafından evlat edinip Marius’la evlenen kız.
MARİUS:
Cumhuriyet’i savunan bir babanın oğludur fakat babasını tanımaz. Ayrıca Cosette’le evlenir.
JAVERT:
Mesleğine aşırı bağlı olan ve Jan Valjean’ı yakalayan polistir.
TEM:

Yazar, bize bir insanın hapisten çıktıktan sonra insanlara kendini kabullendirmek için çektiği güçlükleri ve insanların onu dışlamalarını anlatmış. Ayrıca insanlığın, yoksulluk sorunuyla gelen sefilliğine de değiniyor.
BiÇEM:

Kitabın okunması ve anlaşılması kolaydır. Anlatım yeterince eğlendirici ve açıklayıcıdır. Ayrıca bilinmeyen sözcükler de fazla yoktur. Cümleleri ne çok uzun ne de çok kısadır ve söyleşimler kesinlikle gerçeğe uygundur çünkü “Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir.

Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir.
Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille…

Kaldırımlar Şiiri Tahlili


aldırımlar şiir Incelemesi Kıta Kıta Acıklaması Ve Biçim Tahlili Gerekli

Çile'nin son basımları da dahil olmak üzere bütün şiir kitaplarına giren 179 şiirden 131 'i çeşitli şekillerde değişikliklere uğramıştır. Başka bir deyişle sadece 48 şiir ilk şekliyle ve hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiştir.3 Değişiklikler, kıta ve mısra ilaveleriyle, çıkarmalarıyla, mısraların ve kelimelerin değiştirilmesine kadar, bazı mısra ve kelimeler birkaç defa olmak üzere, muhtelif seviyelerde yapılmıştır. Bunlardan, hem kendisine ilk büyük şöhretini getiren, hem de bugüne kadar önemini koruyup hemen bütün antolojilere alınan Kaldırım'lardaki değişiklikleri, muhtemel sebepleri üzerinde durarak İnceleyelim. 

Necip Fazıl'ın 1928'de 23 yaşında iken yayınlanan, kendi ifadesi ile Paris'te yazdı ise 20 yaşlarında kaleme aldığı Kaldırımlar, onu bir anda denilebilecek bir süratle, şöhretin zirvesine çıkarır ve uzun yıllar "Kaldırımlar Şairi" olarak bu şöhretinin devamına vesile olur. 

Üç ayrı şiirden meydana gelen ve Kaldırımlar I, II, III olarak bilinen bu şiirlerin ilk çıkışı 1928 Nisan'ında ve devrin kaliteli bir sanat ve fikir dergisi olan Hayat mecmuasında olur. Aynı senenin Haziran'ında Kaldırımlar II adıyla, fakat şimdi Kaldırımlar III olarak bilinen şiir, yine aynı senenin Eylül'ünde Kaldırımlar III adıyla, şimdi Kaldırımlar II olarak bilinen şiir neşredilir. Poetik gelişme ve değişmelerini inceleyeceğimiz şiir, bunlardan ilkidir. 

Kaldırımlar I, dörder mısralık sekiz kıta üzerinde 32 mısradan kuruludur. Şiirin dergiden kitaplarına geçinceye kadar 18 mısraı çeşitli seviyelerde, bazıları birkaç defa olmak üzere değiştirilmiştir. Başka bir ifadeyle, şiirin ilk çıkışından bugüne sadece 14 mısraı değişmeden gelmiştir. Bu değişimler bir defada olmamıştır. Hayat dergisinde ilk çıkışı esas alınmak suretiyle Kaldırımlar kitabında 3, Ben ve Ötesi'nde 2, Sonsuzluk Kervanı'nda 14 mısra çeşitli şekillerde değişmiştir. Bazı değişmelerde önceki şekillere de dönülmüştür. Böylece 1928'den 1969'a kadar, bir Kaldırımlar şiiri doğmuş, gelişmiş ve mükemmeliyetini bulmuştur. Bu oluş (genese/tekevvün) 41 sene sürmüştür. 

Şiirin en az değişen ilk kıtasında sâdece üçüncü mısrada bir kelime başka bir kelimeye yerini bırakmıştır: 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Yolumun karanlığa karışan noktasında 
mısraı, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Yolumun karanlığa saplanan noktasında 

olmuştur. Şiirin bütünündeki plâstik hacimli dekor dikkate alındığında, yolun karanlığa karışması imajında karışma kavramı zihinde müphem ve bulanık bir izlenim bırakmaktadır. Saplanan kelimesi ise daha net ve yolun karanlıkta bitişini daha vuzuhla belirten bir karakter kazandırmıştır. Üstelik "saplanma"nın diğer bir manâsıyla, içimizde hâsıl edeceği ızdırap duygusu da şiirin bütününün verdiği empresyon için daha uygundur. Karışan kelimesinin, sesi boşlukta bırakan açık "ka" hecesine mukabil, saplanan kelimesindeki kapalı "sap" hecesi ifadenin vurucu karakterini daha iyi belirlemiştir. Denilebilir ki, açık hece yerine kapalı bir hece şiirin fonetik kuruluşunu tamamlamıştır. Necip Fazıl'ın, açık ve kapalı hecelerin kompozisyonunda, aruzun sınırlılığından hoşlanmayan, fakat hecede de, seslerin bu değerinin ihmâl edilmeden dikkate alınması gibi bir tavrı olduğunu Poetika'sından biliyoruz. Hattâ Büyük Doğu'da çıkan başka bir yazısından da, dil estetiğinde daha çok, kapalı hecelerin ses zenginliğini tercih ettiğini anlıyoruz. 

Kaldırımlar'ın 2. kıtasının 2. mısraı, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar 
iken, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Yukarlardan damları kolluyor yıldırımlar 

şeklinde değişmiştir. Mânâ olarak "evlerin bacası" gibi mevziî bîr mekân, yerini daha geniş bir sahaya bırakmıştır. Ayrıca "r" aliterasyonu, kalın vokallerin ve kapalı hecelerin çoğalması da, yıldırım şiddeti için güçlü ses unsurları taşımaktadırlar. Bununla beraber, şiirin son basımlarında mısraın yine İlk şekline dönmüş olduğunu da belirtelim. 

Aynı kıtada, bunu takîb eden mısra ilk şekliyle, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Bu gece yarısında iki kişi uyanık 
iken, yeni şekliyle, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
in cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık 

olarak değişmiştir. Şiirin tamamında çizilen tablo, her unsuruyla esasen gece yarısını belirttiğinden, mısradaki gece yarısı lüzumsuz kalmıştır. "Kişi" kelimesinin ifade ettiği geniş ve renksiz mânâ yerine, bu kişilerin birbiriyle ilişkisini gösteren "yoldaş" kavramı konulmuştur. Bu iki yoldaşın yalnız uyanık olması değil, ebedî gibi görünen yalnızlıklarının vurgulanması için de, her şeyin uykuda olmasını belirtmek gerekmiştir ki bu da in ve cinlerin uykuda olmasıyla anlatılmıştır. Üstelik her iki kelimenin bizim imaj dünyamızda korku ve dehşetle beraber kullanıldığından faydalanılarak, şiire hâkîm olan korku unsuru biraz daha güçlendirilmiştir. İn ve cin kelimelerinin son seslerinin sürekliliği, yine şiirin bütünündeki ürpertiyi tekrar eder. 

Şiirde en çok değişmeye uğrayan kısım 4. kıtadır. Bu kıtanın dört mısraı da ayrı zamanlarda değişmiştir. 1. mısra, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi 
iken, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi 

olur. Bu değişmede yalnızlık teması rölyef kazanır. 2. mısra Hayat dergisindeki ilk çıkışında; 

Kaldırımlar, derdime kardeş çıkan insandır 

şeklindedir. Bu mısra, Kaldırımlar kitabından itibaren, "Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır" şekline döner ki bu sonuncusu daha tecrîdî bir ifade taşımaktadır. 3. mısra, 

Kaldırımlar, duyulur sükûn içinde sesi 

iken, Ben ve Ötesi'nden itibaren, ;;, 

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi 

olarak değişir. İlk şekilde, kaldırımların sesinin duyulduğu fakat bu duyulmanın sükûn içinde olduğu anlatılmıştır. Sükûn içinde, burada bir hâl zarfıdır. İkinci şekilde ise, kaldırımların sesi, ancak ses kesilince duyulacaktır. Burada da ses kesilince ibaresi zaman zarfıdır ve duyulma'nın şartıdır. Kaldırımların sesinin duyulması, ses kesilmesi şartına bağlanmıştır ki, bu da şiirin vermek istediği duyguya daha uygun düşmüştür. Esasen sükûn'un sesle değil, hareketle ilgili bir kavram olduğu hatırlanırsa, ikinci şekilde, yani ses kesilince kaldırımların sesinin duyulması daha mantıkîdir. Ayrıca, değişen kelimelerdeki 's' ünsüzlerinin tekrarı da fonetik bir unsur oluşturur. 

Aynı kıtanın 4. mısraı önceki şekliyle, 

Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır 

olarak yazılmıştır. Mısranın Sonsuzluk Kervanı'nda değiştirilen şekli ise, 

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır 

olmuştur. Evvelkinde bir iç lisanın devamlılığı bahis konusu iken, ikinci şekilde "kıvrılma" kelimesinin zihinde uyandırdığı yılan imajıyla şiirin trajik tema'sı güçlenir. 

5. kıtanın 2. mısraı, "Ben bu kaldırımların istediği çocuğum" şeklinden, 

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum 

şekline dönmüştür. Emzirmek, kaldırımlarla insan arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirirken, bir önceki kıtada "kaldırımların yalnızların annesi" olması ile de motif olarak uyum sağlamıştır. 

Necip Fazıl'ın bu çok meşhur olmuş şiirinde birkaç mısranın değişmesi üzerindeki izahlarımızın diğer şiirlerine de tatbik edilmesi mümkündür. Her değişiklik için, gerek dil, gerek şiir estetiği, gerekse şiirin şekil ve muhteva uygunluğu bakımından dâima olumlu kanaatlere varmak mümkün değildir. Nitekim, ilk mühim değişikliklerin yapıldığı Sonsuzluk Kervanı yeni yayınlandığı zaman, bazı tenkitçiler eski şekilleri daha iyi bulduklarını da söylemişlerdir. Şiir okumada ve bir şiir zevkinin teşekkülünde alışkanlıkların da mühim rolü olduğu unutulmamalıdır. Bu değişmeler hakkında farklı kanaatlere de varılsa, Necip Fazıl'ın şiirlerinin bu gelişme çizgisi, bize usta bir elin, dili plâstik bir hamur gibi kullanmakta maharetini göstermektedir." 

Orhan Okay, Portreler - Necip Fazıl Kısakürek


İntibah Romanının Özeti

Ali Bey, zengin bir ailenin tek çocuğudur. Babasının eğitime olan düşkünlüğü sayesinde, henüz küçük yaşlarda iken birkaç yabancı dil öğrenmiştir. Aşırı kültür meraklısıdır. Kitap okumayı çok sever. Kibar, saygılı, hiçbir kötü alışkanlığı olmayan melek gibi bir gençtir.

Ali Bey, yirmi yaşına geldiğinde babasını kaybeder. Günlerce bu acı olayın tesirinden kurtulamaz, bir köşeye çekilerek hıçkıra hıçkıra ağlar. Kocasının ölümüne çok üzülen Fatma Hanım, bir de oğlunun bu kederli hâllerini görünce büsbütün perişan olur. Üzüntüsünü içine atarak oğlunun yanında neşeli görünmeye çalışır. Fatma Hanım, içindeki sıkıntıyı atıp bu üzüntülü ruh hâlinden kurtulması için oğlunu, binbir güçlükle Çamlıca gezilerine ikna eder. Ali Bey, önceleri zorla gittiği Çamlıca gezilerine, kısa bir süre sonra alışır ve sık sık gitmeye başlar.

Çamlıca, yemyeşil ağaçları ve çeşit çeşit çiçekleriyle eşsiz bir manzarası olan, gençlerin gezip dolaştığı, gönüllerince eğlendiği bir yerdir. Ali Bey, çalıştığı dairedeki arkadaşlarıyla Çamlıca’da gezerken; arkadaşları kızlara lâf atar, sarkıntılık eder. Bu tür davranışlara alışkın olmayan Ali Bey bu duruma için için üzülür.

Bir gün Ali Bey, Çamlıca’da dolaşırken yanından geçen bir arabaya arkadaşlarından öğrendiği şekilde bir işaret verir. Biraz gittikten sonra arabanın penceresi açılır, anlamını bilmediği bir işaret yapılır, daha sonra perde kapanır ve araba uzaklaşır. Henüz toy bir genç olan Ali Bey, kendisine verilen işaretin ne anlama geldiğini bilmez. O güne kadar başından böyle bir olay geçmemiş olan Ali Bey, kadın-erkek ilişkisi konusunda tecrübe sahibi değildir. Neyse ki, o gün akşamüzeri arkadaşlarıyla dönerken başka bir arabadan gündüzki işaretin aynısı verilir. Bunu fırsat bilen Ali Bey, arkadaşına bu işaretin anlamını sorar. Verilen işaretin “Etrafta başkaları varken mektuplaşmak doğru değil.” (s.27) anlamına geldiğini öğrenir.

O gece sabaha kadar kendisine işaret veren kadının kim olduğunu düşünür, türlü hayaller kurar. Sabah olunca kendisini yine Çamlıca’da bulan Ali Bey, gönlünü kaptırdığı kadını bulmak umuduyla saatlerce dolaşır, fakat bulamaz. O gün işine gitmez, geç vakte kadar deli divane bir hâlde dolaşır. O güne kadar eve hiç gecikmediğinden annesi Fatma Hanım da çok meraklanır, oğlu için endişelenir. Yirmi yaşına kadar yalan nedir bilmeyen Ali Bey, o gece ilk kez annesine yalan söylemek zorunda kalır. Annesine, dairede işlerin uzadığı bu nedenle geciktiğini söyler.

Ali Bey, kendisine işaret veren kızla karşılaşmak umuduyla günlerce Çamlıca’da dolaşır; işine düzenli olarak gitmez, evine de geç saatlerde döner. Nihayet bir gün kendisine işaret verilen arabaya rastlar. Hemen arabayı takip eder. Biraz gittikten sonra araba durur. Kendisini günlerdir uykuya hasret bırakan, gönlünü yakıp kavuran sevgili, arabadan iner. Mehpeyker adındaki bu kadın, İstanbul’un tanınmış fahişelerindendir. Ali Bey’i ilk gördüğü anda çok beğenmiş, onun güçlü kollarında geçireceği zevk dolu saatlerin hayalini kurmaya başlamıştır. Ali Bey, Mehpeyker’i karşısında görünce dili tutulur, heyecanından donup kalır. Mehpeyker, karşısında toy bir delikanlı görünce, avını kolayca elde edeceğini düşünen bir avcı gibi, arzuladığı şeylere daha çabuk kavuşacağını düşünerek rahatlar. Mehpeyker, şimdiye kadarki rezil yaşamının verdiği tecrübeyle rol yapar, kendisini namuslu bir ailenin kızı olarak tanıtır.

Yaktın et âteş-zen-i ârâm yanmış gönlümü 
Nev-heves kıldın şu kendimden usanmış gönlümü

(Ey sabır ve karar yakıcı sevgili, zaten yanık olan gönlümü bir defa da sen yaktın. Kendi hayatından bile usanmış olan gönlümü birtakım yeni yeni arzularla doldurdun.)

Kadının adı Mehpeyker’di. Terbiye ve ahlâk bakımından Ali Bey’in tamamen zıddıydı. Alçak ve namussuz bir aileden yetişmiş; daha on dört-on beş yaşlarına gelmeden rezaletin her çeşidini öğrenmiş; kendini bu yolda yetiştirenleri fersah fersah geride bırakmıştı. On beşini bitirdiği zaman artık profesyonel bir aşifteydi. Biraz okuyup yazma öğrendiği ve hemen bütün vakitlerini İstanbul’un tanınmış aşifteleriyle geçirdiği için şeytanî zekası çok gelişmişti. Periler kadar güzel, Haccâc kadar dirayetli bir şeytan yaratılmış olsaydı, istediği adamı elde edip ona keyfinin istediği şekilde tahakküm etmekte ancak, bu yosma kadar maharet gösterebilir veya belki de gösteremezdi.

Son derece şehvet düşkünü olduğu için hoşlandığı erkekleri binbir cilveyle hükmü altında tutmak ister ve bu işi de hemen daima ustalıkla becerirdi.

Güzel erkekleri gerçekten severdi; fakat yılan bir çiçeği nasıl severse bu da öyle severdi; yılan bir adama nasıl sarılırsa bu da öyle sarılmak isterdi; mezar bir vücudu nasıl kucaklarsa bu da öyle kucaklamaya çalışır; onun yalnız kendisine mahsus olmasını ister, zavallıya artık dünya yüzü göstermezdi.

Ali Bey ise zevk sahibi kadınları en ateşli sevdalara düşürecek kadar yakışıklı bir delikanlıydı. Mehpeyker de daha ilk işaretini aldığı gün, kendini zaptedemeyecek derecede gönlünü ona kaptırmıştı. Hem öylesine kaptırmıştı ki, o güne kadar münasebet kuracağı her erkeğin, ilk iş olarak, mâli durumunu incelemek âdeti olduğu hâlde Ali Bey hakkında böyle bir incelemeye lüzum bile görmemiş, fakir ve kötü huylu bir genç bile olsa vuslatını yine de kendisinden esirgememeye kesin şekilde kararlı olarak o günkü buluşmaya gelmişti.” (s.39-40)

─Bilmem… size… nasıl… teşekkür etsem… Bendeniz… neyim ki… aşkınıza… nail olacağım… Maksadınız… bir zavallıyı… sevindirmek mi?.. Yoksa… eğlenmek mi?.. Kulunuz… ikisine de… razıyım… 

─Beyefendi… Biz kadınlar haddimizi biliriz. Beyefendilerimizle eğlenmek ne haddimize?.. Vazifemiz sadece onların eğlencelerine âlet olmaktır… 

─… İşaretinizi aldığım günden beri hayalinizin esiriyim… Günlerdir sabahtan akşama kadar sizi görebilmek ümidiyle, buralarda çılgın gibi dolaşıyorum… Gecelerdir gözüme bir damla uyku girdi mi sanıyorsunuz… Eğlence mi?.. Hayatımda ilk defa gördüm ve ilk defa sevdim… Gözleri perdeli doğmuş bir insan, yirmi yaşına girince gözleri birden açılır da dünyanın renk renk güzelliklerini ve güneşi nasıl severse ben de sizi öyle çılgınca sevdim…” (s.43-44)

Nasıl çıldırmadım hayretteyim hâlâ sevincimden 

Lisanından ‘seni sevdim’ sözün gûş ettiğim demler”

(“Seni sevdim!” sözünü ağzından işittiğim zaman sevincimden nasıl çıldırmadığıma hâlâ hayret ediyorum.) (s.45)

─İşte söyledim. Gönlünüz oldu mu? İşte kalbimi açtım; içinde neler varsa önünüze serdim… Bana kadınlığımı da, terbiyemi de unutturdunuz. Elvermedi mi?.. Bir kere daha söyleyeyim mi? İşte sizi seviyorum… Ne yapayım, canımdan, dünyamdan ve ahiretimden daha çok seviyorum…” (s.46)

Kadının, bu gönül avlayıcı davranışı karşısında zavallı toy âşık, kendinde geçmiş, âdeta dili tutulmuş, tek kelime söyleyebilmek şöyle dursun, kılını kıpırdatacak hâli kalmamıştı. Kalbi göğsünden fırlayıp çıkacakmış gibi, hızlı hızlı çarpıyordu. Hayatında ilk defa duyduğu bu heyecanın şiddetini anlayabilmek, ancak kalbinin içine girmekle mümkün olabilirdi. (…)

Mehpeyker’e gelince; feleğin çemberinden geçen ve dünyada şehvetten başka bir şey tanımayan bu ateşli kadın, Ali Bey’i kalbiyle değil, vücudu ile sevmişti. Bu genç, yakışıklı, dinç erkeğe karşı duyduğu şiddetli arzunun karşılıksız kalmadığını görünce sevincinden ne yapacağını bilemiyor; delikanlıyı kendisine daha iyi bağlayabilmek için, diller dökerek işvelendikçe işveleniyor; birtakım âşıkane tavırlar takınarak adamcağızı daha beter azıtıyordu. Bulundukları yerin güzelliği, sessizliği ve bilhassa tenhalığı içinde bir iki saat çifte kumrular gibi böyle tatlı tatlı seviştiler. Birbirlerine kalplerini açtılar…” (s.47-48)

Bir süre sonra Ali Bey’in utangaçlığı geçer, dili adamakıllı çözülür. Mehpeyker’e karşı olan samimî duygularından bahseder, gelecekle ilgili plânlarını sayıp döker. Derken hızını alamaz ve Mehpeyker’e evlenme teklifinde bulunur. Fakat Mehpeyker, geçmişteki rezil yaşamını ve bu yakışıklı genci elde etmeden elinden kaçırabileceğini düşünerek evlilik teklifini şiddetle reddeder.

Mehpeyker, evlenip yuva kuracak, ömrü boyunca kendini bir tek erkeğe vakfedecek kadınlardan değildi. Dünyada hiç işine gelmeyen bir şey varsa o da boynuna nikah halkası takıp sadece bir erkeğin kadını olmaktı… (…) Çok rica ederim, bir daha bu bahsi açmayınız ve öyle hemencecik evlenme ümidine filan da kapılmayınız!.. Bu, en sonra düşüneceğimiz bir şey… Hem benim önümde öyle bir felâket uçurumu var ki, onu aşıp da bir yuva kurabileceğimi hiç zannetmiyorum… Ağzınızdan bir kere daha evlenme lâfı işitirsem beni kıyamete kadar göremezsiniz. 

Kurnaz kadın, işin ilerisini düşünüyordu. Ali Bey’in evlenme teklifini kabul edecek olsa, erkek tarafı nikahtan önce gerekli tahkikatı yaptıracak, tahkikat esnasında bütün kirli çamaşırları meydana çıkacak ve Ali Bey, böyle mazîsi karışık bir kadınla evlenemeyeceği için sevdiği erkeği ebediyen kaybetmiş olacaktı…” (s.49)

Ali Bey ile Mehpeyker, mesire günlerinde tekrar buluşmak üzere birbirlerine söz verirler. Mehpeyker, bir an önce Ali Bey’in kollarına atılma arzusuyla yanıp tutuşmaktadır, fakat karşısındaki saf çocuğa içinden geçenleri anlatarak onu ürkütmez. Ali Bey ise, yaptığı evlenme teklifini, böylesine saf ve temiz bir kızın niçin kabul etmek istemediğini düşünür. Fakat her şeye rağmen, babasının ölümünden sonra ilk defa böyle mutlu bir şekilde evin yolunu tutar.

Şâne ger kâkülünün bir teline verse zarar
Çûb-i şîmşâd biten yerleri sûzân edelim

(Tarak, eğer senin kâkülünün bir teline zarar verse, sadece şimşir ağacı yetişen yerleri yakmakla yetinmez, şimşir çöpü biten yerleri de yakarım.) (s.54)

Ali Bey, Mehpeyker’le buluşacağı günleri büyük bir sabırsızlıkla, yürek çarpıntıları içinde bekler. Nihayet o mutlu gün geldiğinde bu güzel kadının işveleriyle kendinden geçer, dünyayı unutur. Sevgilisini uğurladıktan sonra doğru evine döner, sabaha kadar gözüne uyku girmez, sevgilisinin hayaliyle avunur. Ali Bey ile Mehpeyker arasındaki aşk, her geçen gün biraz daha alevlenir. Buluştukları günlerde geç vakitlere kadar birbirlerinden ayrılmak istemezler.

Ali Bey, daire arkadaşları arasında kendisiyle aynı yaşta olan canciğer arkadaşı Atıf Bey’e, Mehpeyker’le yaşadığı aşkı ballandıra ballandıra anlatır. Bir gün Atıf Bey, Ali Bey’i Çamlıca’ya davet eder. Ali Bey, sevgilisine sözü olduğunu bu nedenle biraz gecikeceğini söyler. Ali Bey, Mehpeyker’le her zamanki gibi koca çınarın gölgesinde oturur, sohbet eder. Birden aklına daire arkadaşına verdiği söz gelir, fakat sevgilisinden ayrılmak zor gelir. O anda aklına ilginç bir fikir gelir. Mehpeyker’e, hemen eve gitmemesini, arabasını biraz ilerideki çeşmenin önünde beklemesini, yarım saat sonra kendisinin geleceğini söyler.

Ali Bey, sevgilisinden ayrılınca Atıf Bey’le buluşacağı kahveye gider ve arkadaşını beklemeye başlar. Bir süre sonra Mehpeyker’in arabası, önceden kararlaştırdıkları gibi çeşmenin önüne gelir. Tam bu esnada Ali Bey’in yakınında oturan kırk-kırk beş yaşlarında esmer bir adam ok gibi yerinden fırlar, gayet lâubali bir tavırla arabaya yanaşır, onunla konuşur. Daha sonra Mepeyker, derhal arabasının perdesini kapatır ve süratle oradan uzaklaşır. “Ali Bey’in damarlarındaki bütün kan birden alev kesilmişti. Bu ne terbiyesizlik, ne küstahlık… Gerçi sevgilisinin namusundan (!) son derece emindi… Fakat… sevgilisinin ne idüğü belirsiz herifler tarafından böyle küstahça bir hakarete uğraması tahammül edilecek şey değildi.” (s.59)

Adam, Mehpeyker’le konuştuktan sonra gayet neşeli bir şekilde geri döner, yerine oturur. Mehpeyker hakkında ağza alınmayacak sözler söyler. Bu çirkin laflara daha fazla dayanamayan Ali Bey, adamın üzerine yürür, aralarında şiddetli bir tartışma başlar. Tam bu sırada Atıf Bey gelir, dayısını sakinleştirmeye çalışır. Mehpeyker’le konuşan adam Atıf Bey’in dayısı Mesut Efendi’dir. Atıf Bey, hem dayısını hem de arkadaşı sakinleştirmek için büyük bir çaba gösterir. Atıf Bey, dayısına, Ali Bey’in bu kızı çok sevdiğini, ileride onunla evlenmeyi düşündüğünü, bu sebeple bu olaya sinirlendiğini söyler. Bu açıklamadan sonra Mesut Efendi sakinleşir ve Ali Bey’e şunları söyler: “O kadınla istediğiniz kadar gönül eğlendirir, vakit geçirebilirsiniz. Buna kimse bir şey diyemez… Benden size baba nasihati, ağabey nasihati: İşi sakın yanılıp da evlenmeye kadar götürmeyiniz! Namusunuza çok yazık olur… O kadının adı Mehpeyker’dir değil mi? Hani Boğaziçi’nde, şu ufak körfezin kenarındaki pembe yalıda oturur. İstanbul’un havadarlık âlemlerini bilenlerden kime isterseniz sorun!.. Mehpeyker denilen bu aşfte o derece meşhur bir fahişedir ki, koca İstanbul’un içinde, koynuna girmediği, sizden başka bir genç kalmamıştır diyebilirim.” (s.65)

Ali Bey duyduğu bu acı gerçeklerin baskısı altında kalbi sıkışır, gözleri kararır. En saf duygularla kalbini verdiği Mehpeyker’in yarı İstanbul halkından artakalmış ünlü bir fahişe olduğuna inanmak zorunda kalır. Ali Bey, “Ben onu namuslu bir aile kızı olarak tanımış ve sevmiştim, meğer yanılmışım. Bugünden itibaren yüzüne bakarsam namert olayım…” diyerek bahsi kapatır. Atıf Bey, o gün akşama kadar arkadaşının yanından ayrılmaz, onu teselli etmeye çalışır.

Ali Bey günlerce uğraşır, fakat Mehpeyker’i kalbinden söküp atamaz. Her şeye rağmen onu sever, bu uğurda her türlü tehlikeyi göze alır. Mehpeyker denilen aşağılık kadının geçmişte sayısız erkekle birlikte olduğu aklına gelince de, onunla ilişkisini kökünden kesmek ister. Nihayet uzun bir mücadeleden sonrasında Ali Bey’in zihninde tek bir arzu belirir: O alçak kadını son bir kez görmek ve ne kadar aşağılık bir kadın olduğunu yüzüne vurmak.

Ali Bey’in sabırsızlıkla beklediği buluşma günü nihayet gelir. Ali Bey, Mehpeyker’le Çamlıca’da her zaman buluştukları tenha yere gelir ve onu beklemeye başlar. Bu arada Mehpeyker, Mesut Efendi olayından sonra sevgilisinin tüm gerçeği öğrenmiş olma ihtimaline karşın kendisini bu duruma hazırlamış, Ali Bey’e neler söyleyeceğini kafasında bir bir planlamıştır.

Mehpeyker, kötü yola düşmesinde kendisinin hiçbir suçu olmadığını, henüz çok küçük yaştayken akrabası olacak alçakların zengin olma hırsıyla kendisini paralı erkeklere sattığını söyler. Her şeye rağmen Ali Bey’i sevdiğini, ona ilk görüşte vurulduğunu anlatır. “Dünyada aşk diye bir şeyin varlığına inanmıyordum. Bildiklerimden, Atike adında bir kadın vardı; o da bizim yolun yolcusuydu: Bana daima ‘Kız, biz de severiz; hem bizim sevdamız namuslu kadınların sevdasından bin kat daha şiddetli olur.’ Derdi de ben de bu söze gülerdim. Meğer kadıncağızın hakkı varmış… Sizi bir defa gördüm; içimde büsbütün başka hisler uyandı. Toprak üstündeki çiyler sabahleyin sabahleyin güneşi görünce buhar olup havaya yükselirse, yüzünü gördüğüm gün benim gönlüm de yükselmeye başladı. Dönüp arkama bakmak istedim, geçen günlerimin pisliğinden utandım ve iğrendim. Elimden tutup da beni düştüğüm mezbeleden kurtarabilecek yegane erkek sizi tanıdım.” (…) “Böyle asil bir genç, benim durumuma düşmüş bir kadına gerçekten âşık olmasa bile hiç değilse vakit geçirmek, eğlenmek için meyil gösterebilir ya… Eğer şansım yardım eder de beyden böyle bir muamele görürsem kendisi için evindeki cariyelerden çok aşağı, kapısındaki köpeklerden biraz yukarı, bir sadık hizmetçisi olurum… Bana karşı ilgisi devam ettikçe sayesinde yaşarım. Benden bıkıp soğuduktan sonra da, yaşamanın bence mânası kalmayacağı için, hasretiyle can verir, şu kahpe dünyanın meşakkatlerinden kurtulurum.” (s.74-75) (…) “Beni de kendiniz gibi temiz bir insan olarak tanımış ve sevmiştiniz… Şimdi hakkımdaki kanaatiniz elbette değişmiş bulunuyor… Bu duruma göre, benim için de o unutulmaz birkaç günün hayaliyle avunmaktan başka çare kalmıyor demektir. Karakterinizin ne kadar temiz olduğunu biliyorum. Bundan sonra yüzüme bile bakmayacağınızdan eminim… Tek siz rahat olun! Tek sizin haysiyetiniz kırılmasın da yolunuza bir Mehpeyker feda olmakla dünyanın altı üstüne gelmez ya!..” (s.76)

Mehpeyker, sevgilisinin karşısında rolünü başarıyla sergiler. Gönlü Mehpeyker’in aşkıyla yanan Ali Bey, sevgilisinin bu acıklı ve masumane konuşmalarından çok etkilenir. Mehpeyker’e karşı duyduğu kızgınlık, yerini yavaş yavaş sevgiye, şefkate, acımaya bırakır. Nihayet kendini tutamaz, sevgilisinin ellerine sarılarak, içindeki duyguları dışa döker.

Günlerdir kalbimi zorluyor, fakat vazgeçmeye bir türlü karar veremiyorum. Karar versem de yapamayacağım… Mazin ne olursa olsun, yokluk mezarına gömülmüştür. Biz şimdi ilerisini düşünelim!.. Ama sana gönlümün istediği gibi malik olamayacakmışım… Ne çıkar?.. Senin düşündüğün şekilde malik olurum ya… Yalnız… Yalnız, bundan sonra sadece benim kadınım olacağına söz veriyor musun?” (s.76)

Mehpeyker, sevgilisinden duyduğu bu sözler karşısında sevincinden havalara uçar. Birbirine olan özlemlerini gidermek ve damarlarındaki aşk ateşini söndürmek için o gece Mehpeyker’in yalısında buluşmaya karar verirler.

Ali Bey, o geceyi Mehpeyker’in yalısında geçireceğinden annesine yalan söylemek zorunda kalır. Dairedeki işlerinin çok yoğun olduğunu, bu nedenle geceyi daire âmirinin yalısında geçireceğini söyler. Ali Bey, sevgilisine kavuşacak olmanın heyecanıyla Mehpeyker’in yalısına gider. Mehpeyker, geçmiş yaşamının verdiği tecrübeyle Ali Bey’i en güzel şekilde ağırlar. Mehpeyker’in teşvikiyle ilk kez o gece içki içer. Mehpeyker, içkinin tesiriyle yer yer şarkılar söyleyerek, beyitler okuyarak sevgilisinin dudaklarına buseler kondurur. İki âşık, geç vakte kadar gayet neşeli bir şekilde içip eğlenirler.

Ali Bey, Mehpeyker’le daha sık buluşmaya başlar. Bir süre sonra, her gün ayrı bahaneler öne sürerek eve barka uğramaz olur. Fatma Hanım, oğlunun bu durumuna çok üzülür, onu merak eder. Daha fazla dayanamaz, oğlunun daire arkadaşı olan Atıf Bey’in yanına giderek ondan oğlu hakkında bilgi almak ister. Fakat atıf Bey’in olan bitenlerden haberi yoktur. Atıf Bey’in aklına dayısı gelir. Mesut Efendi, görmüş geçirmiş bir adam olduğu için Ali Bey’in başına gelecekleri ta en başından görmüştür. Mesut Efendi, Fatma Hanım’ı bir köşeye çekerek bu konuştuklarının kesinlikle oğlunun kulağına gitmemesi gerektiğini belirtir ve ona oğluyla ilgili bazı tavsiyelerde bulunur.

Beyefendi şiddetli bir sevdaya tutulmuş… Başında kavak yelleri esiyor… Gönlünü kaptırdığı mel’un karı, huzurunuzda adı söylenemeyecek kadar aşağılık bir mahlûk… Oğlanı kıskıvrak pençesine almış… Karı, melekleri bile baştan çıkaracak derecede fettan… Düzenbazlığına kolay kolay karşı durulabilir belâlardan değil ki, çocukcağız, onun pençesindeyken sizi düşünebilsin… Mamafih telâş buyurmayınız… İnşallah bu hâli çok sürmez. Bendenizin âciz fikrime göre şimdi iki tedbirde kusur etmememiz gerekir: Birincisi, Beyefendi’nin bu hâlini hiç bilmezlikten gelmek… Çünkü oğlunuzun tabiatında bazı özellikler var… Bunları tecrübemle biliyorum. Herhangi bir münasebetsizliğe başlayınca, hareketi gizli kaldığı müddetçe biraz ihtiyatlı davranıyor; o hareketi meydana çıktı mı ‘Oldu olacak’ deyip bütün bütün sapıtıyor… Hele bir şey için üzerine varmak, daha beter aksileşmesine sebep oluyor… İkinci tedbire gelince ; bugünden tezi yok, evinize, Beyefendi’nin hoşlanabileceği güzel bir cariye alınız! Şeytanı yenmek için melekten yardım istenildiği gibi, müfsit bir güzelliğin etkileri de ancak saf ve masum bir güzelliğin müspet tesirleriyle giderilebilir. Öyle sanıyorum ki, bu aşk belâsı oğlunuzun başına ilk defa geliyor… Gönül verdiği kadından daha güzel birisine istediği gibi sahip olabileceğini görünce, ümit ederim ki onu bırakıp bu tarafa dönüverir. Derhal dönmesi bile, şimdi düşkün olduğu havaî lezzetlerden er geç usanacaktır… Evin içinde güzel bir cariye, etrafında fırıl fırıl dönerken zevkini başka yerlerde aramaya lüzum görmeyecektir.” (s.94)

Fatma Hanım, oğlunun içine düştüğü bu felâketi öğrenince üzüntüsünden bayılacak hâle gelir. Fakat Mesut Efendi’nin verdiği tavsiyeler sayesinde yüreğine birkaç damla su serpilir. Vakit geçirmeden oğlunu, düştüğü belâdan kurtarmak, o fahişenin pençelerinden söküp almak ister. Fatma Hanım, Mesut Efendi’nin tavsiyeleri doğrultusunda evine, Dilâşûb adında beyaz tenli, parlak sarı saçlı, mavi gözlü, dünyalar güzeli bir cariye satın alır. Bu güzel cariyenin, oğlu üzerinde yapacağı tesiri merakla bekler.

Bu arada Ali Bey, içki ve eğlenceye kendini iyiden iyiye kaptırır. Artık, gündüzlerini de Mehpeyker’in yanında geçirmeye başlar. Mehpeyker’e olan düşkünlüğü günbegün artar. Nihayet Mehpeyker kendisine saatlerce yalvararak Ali Bey’i evine gitmeye ikna eder. Üç gece annesinin yanında kaldıktan sonra geleceğine dair kendisinden söz alır.

Ali Bey, içki ve şehvet dolu gecelerin vücudunda bıraktığı yorgunlukla, son derece gergin bir hâlde evine gelir. Kapıdan içeri girer girmez Dilâşûb’a rastlar. İlk defa gördüğü bu kızı yukarıdan aşağıya süzer. Ona alıcı gözüyle bakınca Dilâşûb’un gerçekten çok güzel bir kız olduğunu görür, ondan çok etkilenir. Fakat Mehpeyker’in koynunda geçirdiği zevk dolu saatleri hatırlayınca, Dilâşûb’a karşı kalbinde uyanmakta olan duygular o anda kaybolur. Ali Bey, yorgun olduğunu ve hemen uyumak istediğini söyleyerek Dilâşûb’u kibarca kovar.

Fatma Hanım, sabah olup da Dilâşûb’un geceyi oğlunun odasında geçirmediğini öğrenince bütün ümitlerinin suya düştüğünü anlar. Başından kaynar sular dökülmüş gibi, bütün vücudu cayır cayır yanmakta, sinirden zangır zangır titremektedir. Fakat olanca gayretiyle kendini toplar. Oğluna Dilâşûb’un iyi bir kız olduğunu, her anne gibi kendisinin de biricik oğlunun mürüvvetini görmek istediğini söyler. Ali Bey, annesinin söylediklerine aldırış etmez, evlilik işinin birkaç sene beklemesi gerektiğini söyler. Fatma Hanım, oğlunun konuşmalarına daha fazla dayanamaz ve oğlunu “Ya! Bir fahişe için, annenin istediği şeyler münasebetsiz oluyor; hatırı ayaklar altına alınıyor, öyle mi?..” (s.101) diyerek azarlar. Nankör evlat, annesinden yediği bu azar sonrasında hızla yerinden fırlar, “Kabahat bende ki, taciz edileceğimi bile bile, evimdir diye kalkıp buraya geliyorum…” (s.101) der, kapıyı hızla çekip evi terk eder. Fatma Hanım, hafif bir baygınlık geçirir, olduğu yere yığılır kalır.

Bu arada Mehpeyker, Ali Bey’in üç gece annesinin yanında kalacağını düşündüğü için Abdullah Efendi’nin yanına gider. Mehpeyker’in kötü yola düştüğü sıralarda tanıştığı Abdullah Efendi, ortak olduğu pek çok tüccarı, binbir türlü hile ve düzenbazlıkla dolandırarak Suriye’nin sayılı zenginleri arasına girmiş, yaşı yetmişi bulduğu hâlde, kadın peşinde koşmaktan kendini alamayan, yüzüne bakılmayacak derecede çirkin, suratsız bir adamdır. Abdullah Efendi’nin Mehpeyker’e olan düşkünlüğü tutkunluk derecesindedir. Mehpeyker’i yılda birkaç kez görmesine rağmen kendisine her ay düzenli olarak yüz altın vermektedir. Mehpeyker bu sayede, çoğu kişiyi imrendirecek derecede lüks bir yaşam sürmektedir. Mehpeyker’le Ali Bey arasındaki ilişkinin başladığı sıralarda Abdullah Efendi de tesadüfen İstanbul’a gelmiş ve birkaç kez haber göndererek Mehpeyker’i evine çağırmıştır. Fakat Mehpeyker, Ali Bey’in kulağına gitmesinden korktuğu için her defasında herife bir bahane uydurarak onu reddetmiştir.

Mehpeyker, Abdullah Efendi’nin her türlü kötülüğü yapabileceğini çok iyi bildiğinden, Ali Bey’in başına bir şey gelmesinden korkar. Zira bu adam kiralık katiller tutarak hem kendisini hem de Ali Bey’i çekinmeden öldürebilecek güçte biridir. Mehpeyker bu tehlikeleri düşünerek Abdullah Efendi ile yüz yüze görüşüp onunla olan ilişkisini kesmek amacıyla, Ali Bey yalıdan ayrıldıktan sonra Abdullah Efendi’nin yanına gider. Fakat Abdullah Efendi’yi yerinde bulamaz. Çaresiz bekler. Abdullah Efendi o gece eve çok geç gelir. Bu yüzden Mehpeyker, geceyi Abdullah Efendi’nin yanında geçirmek zorunda kalır. Hiç ummadığı bir anda Mehpeyker’i karşısında gören Abdullah Efendi, çok sevinir. Mehpeyker, Ali Bey’le yaşadığı ilişkiyi açık bir şekilde anlatır. Gönlündeki bu aşk ateşi sönünceye kadar, kendisine izin vermesini ister. Bu süre zarfında eğer isterse para yardımını da kesebileceğini söyler. Mehpeyker, bu taş kalpli canavarı ikna edebilmek için iki-üç saat dil döker. Abdullah Efendi, Mehpeyker’in bu söylediklerinde son derece ciddî olduğunu görünce ona sevdiği erkekle gönlünce eğlenmesi için altı ay süre verir.

Öte tarafta Ali Bey, annesinin kalbini kırıp öfkeli bir hâlde evden çıktıktan sonra bir iki saat şurada burada dolaşır. Öfkesi dindikten sonra, biraz neşelenmek düşüncesiyle Mehpeyker’in ateşli kucağına koşar. Yalıya gelip de Mehpeyker’i bulamayınca çılgına döner. Son ayrılışında, Mehpeyker’in üç günden önce yalıya gelmemesi için kendisine çok ısrar ettiğini istemeyerek hatırlar. İçindeki şüphe arttıkça artar. Sevgilisinin geçmiş yaşamını düşünür, kıskançlıktan, öfkesinden kudurur. Elinde içki kadehiyle sabaha kadar bekler. Beş para etmez bir fahişe için annesini kırdığı için pişmanlık duyar. İlk fırsatta annesine giderek ondan af dilemeyi düşünür.

Sabahın erken saatlerinde Mehpeyker yalıya döner. Ali Bey, sevgilisini karşısında görünce sinirinden kan beynine sıçrar. Öfkeli bir sesle “Al şu ücretini de git, peydahladığın yeni zamparalarını eğlendir.” (s.113) diye bağırdıktan sonra koynundan çıkardığı beş yüz liralık bir deste parayı sert bir şekilde kadının kafasına fırlatır. Mehpeyker, gururunu bir kenara bırakır ve Ali Bey’in ayaklarına kapanarak ona yalvarır. Fakat Ali Bey, ayağıyla kadını göğsünden iterek kendisini dışarı atmayı başarır. Şehvet dolu gecelerin yaşandığı bu yalıya ebediyen veda eder.

Fatma Hanım, oğlunu karşısında görünce bütün kırgınlığını bir anda unutuverir. Çocuğuna tekrar kavuştuğu için sevinç göz yaşları döker. Ali Bey tek kelime bile söylemeden annesinin dizlerine kapanır, ağlar. Mehpeyker’den ayrıldığını, bir daha o fahişenin adını bile duymak istemediğini söyler. Fatma Hanım, oğlunun o şeytanın pençelerinden kurtulmuş olmasına çok sevinir. Bu habere Dilâşûb da çok sevinir. Dilâşûb, Ali Bey’i çok az görmesine rağmen ondan çok etkilenmiş, ona ilk anda kanı kaynamıştır. Fatma Hanım, Dilâşûb’un iyi huylu, temiz bir kız olduğunu, onu gelini olarak görmek istediğini söyler. Zaten Dilâşûb’u daha ilk görüşte çok beğenmiş olan Ali Bey, annesinin bu isteğini kabul eder ve Dilâşûb’la evlenir. Dilâşûb’la evlendikten sonra hayatı düzene girer. Genç ve güzel karısıyla birlikte mutlu bir yaşam sürer.

Diğer tarafta Mehpeyker, Ali Bey’in evlendiğini duyunca çok üzülmüş, fakat er geç Ali Bey’in hevesinin geçeceğini, yine kendisine döneceğini, ayaklarına kapanarak yalvaracağını zannetmiştir. Aradan on beş gün geçip de Ali Bey’den ses seda çıkmayınca Mehpeyker’in içine bir kurt düşer. Ali Bey’e sitem dolu bir mektup yazar, fakat yanıt alamaz. “Ali Bey’le aralarındaki münasebetin bütün bütün kesilmesi ihtimali asla bahis konusu olamazdı. Fakat günler gelip geçiyor; fakat karşı taraftan hâlâ bir ses çıkmıyordu… Ali Bey’in hasreti artık canına tak etmişti. Onun kuvvetli kolları arasında yaşadığı aşk ve zevk dakikalarını hatırladıkça şehvet iştiyakıyla yanıp tutuşuyordu.” (s.126) Mehpeyker bir süre sonra, hasretiyle nasıl yanıp tutuştuğunu anlatan bir mektup daha yazar. Günlerce bekler, fakat yine bir cevap alamaz. Mehpeyker, Ali Bey’e son bir mektup daha yazarak bu hasrete daha fazla dayanamayacağını, böyle ayrı yaşamaktansa ölmenin kendisi için daha hayırlı olacağını söyler.

Aldığı son mektup Ali Bey’in Mehpeyker’e duyduğu nefreti bir kat daha artırır. Ali Bey bu fahişeye son bir ders vermek için hakaret dolu bir mektup yazar.

Hanım! Maşallah adam aldatmakta İblis’e taş çıkartmaya başladınız. Beni intiharla mı korkutmak istiyorsunuz?.. Nazarımda varlığınızla yokluğunuzun hiçbir farkı olmadığı için, yaşamanız veya ölmeniz beni zerrece ilgilendirmez… Sizinle olan münasebetlerim bana şu gerçeği öğretti ki, bir insan bir yılanla asla bir arada yaşayamaz. Binaenaleyh benden ümidinizi kesin! Ben şimdi gönlümü hiç çekinmeden emanet edebilecek bir hayat arkadaşı buldum… Genç ve güzel karımla balayımızı yaşıyoruz. Siz de heveslerinizin ve şehvetinizin oyuncağı olacak bir esir bulmakta güçlük çekmezsiniz elbet… Bu alandaki maharetinizi gayet iyi bilirim. Benim için hayatınızı değil, beş dakikalık eğlencenizi bile feda edemezsiniz.” (s.127-128)

Mehpeyker hakaret dolu bu mektubu okuduktan sonra, vefasız sevgilisinden dehşetli bir intikam almaya karar verir. Hazırladığı plân gereği Dilâşûb’u yakın takibe alır. Mehpeyker, rakibinin kendisinden kat kat güzel olduğunu görür. “Sabah güneşinin karşısında mehtap nasıl birden sönüverirse, Dilâşûb’un göz kamaştıran güzelliği karşısında kendi güzelliği de gözlerden derhal silinivermişti…” (s.129-130) Hasedinden deliye dönen Mehpeyker, güzellikte rakibiyle boy ölçüşemeyeceğini anlayınca hiç olmazsa başka konularda ondan üstün olduğunu kanıtlama hevesine kapılır. “Zekasına ve düzgün konuşmasına güvenerek birtakım şakraklıklarla meclisi idare etmeye kalkıştı. Dilâşûb, Mehpeyker’in bu gizli niyetini keşfetmiş gibi, tatlı tatlı konuşmaya başladı. Rakibinden çok daha düzgün, daha çekici bir eda ile konuşuyor; araya zarif nükteler ve fıkralar karıştırarak dinleyenlerin olanca alâkalarını kendi üzerinde topluyordu. Mehpeyker’in aşiftece gevezeliklerine kulak veren kalmamıştı.” (s.130) Mehpeyker, bu alanda da rakibinden kat kat aşağı olduğunu anlayınca kızgınlığı iyiden iyiye artar.

Mehpeyker, yakışıklı sevgilisini Dilâşûb’a kaptırmak niyetinde değildir. Bu nedenle doğru Abdullah Efendi’nin yanına koşar. Abdullah Efendi’nin kendisine olan düşkünlüğünü bilen Mehpeyker, Ali Bey ile Dilâşûb’dan intikam alma konusunda eğer kendisine yardım ederse, bundan böyle sadece kendisinin kadını olacağını vaat eder. Abdullah Efendi, bu teklifi memnuniyetle kabul eder. “Siz, kızın ya şüphe uyandırabilecek bir hareketini yahut da vücudunun gizli gizli yerlerinde bir nişan varsa onu öğrenip bana haber verin! Ötesine karışmayın. Rakibinizi en âdi bir fahişe durumuna düşürmek boynuma borç olsun. Çıkacak dedikodular, en geç bir hafta içinde Beyefendi’nin kulağına gider… O kadar lakırdıdan sonra ayrılacaklarına şüphe kalmaz ya… Her zaman yaptığımız şeyler…” (s.134)

Mehpeyker, Abdullah Efendi’nin bu gibi pis işlerde ne derce tecrübe sahibi olduğunu bildiği için plânın yüzde yüz başarı ile sonuçlanacağından şüphe etmez. Bu düşüncenin verdiği sevinçle Abdullah Efendi’nin boynuna sarılarak dudaklarını adamın salyalı ağzına götürür, birkaç dakika öylece kalır. Abdullah Efendi, beklemediği bir anda aldığı bu hoş hediyeden dolayı çok keyiflenir.

Mehpeyker, vakit geçirmeden rakibi hakkında bilgi toplama yollarını araştırır. Fatma Hanım’ın cariyelerinden birini para ile kandırır. Kendisine casus edinmek amacıyla güvendiği birkaç bohçacı kadını Ali Bey’in evine gönderir. Bir yandan da kendisi, o civardaki hamamları dolaşmaya başlar.

Mehpeyker birkaç gün sonra Dilâşûb’a bir hamamda rastlar. Kızın vücuduna dikkatli bir şekilde bakınca göbeğinin yanında biri siyah, diğeri kumrala çalan iki tane beni olduğunu görür. Sevincinden uçar bir hâlde giyinerek hamamdan ayrılır. Dilâşûb, o gün hamama gitmeden önce odasında oturmuş, gönlünden geçenleri bir kâğıda yazarken kocası içeri girmiş, karısının neler yazdığını merak ederek kâğıdı almak istemiş. Fakat Dilâşûb utancından ve heyecanından kâğıdı göstermek istememiş. Ali Bey, şaka yollu, elindeki kâğıdı almaya kalkışınca da Dilâşûb elindeki kâğıdı yırtmıştır. Bu olayı, Mehpeyker’in yollamış olduğu bohçacı kadınlardan biri, cariyelerden öğrenir ve hemen Mehpeyker’in yalısına gelir.

Mehpeyker, bohçacı kadından kâğıt yırtma olayını öğrenince sevinci bir kat daha artar. Vakit kaybetmeden Abdullah Efendi’nin evine koşar; Dilâşûb’un vücudundaki benleri ve kâğıt yırtma olayını ayrıntılı olarak anlatır. Abdullah Efendi ile Mehpeyker bu iki delilin, genç âşıkları birbirinden ayırmak için yeterli olduğunu düşünürler.

Abdullah Efendi, Ali Bey’in peşine taktığı casuslardan, Cuma günü Çamlıca’ya gideceğini öğrenir. Abdullah Efendi, Dilâşûb’a iftira atmak ve Ali Bey’i kıskançlık ateşiyle yakmak amacıyla Pertev Ağa adında gayet yakışıklı bir delikanlıyı görevlendirir, Ali Bey’in çekeceği ıstırabı görmesi ve alacağı intikamın tadını çıkarması için Mehpeyker’i Çamlıca’ya davet eder.

Ali Bey geldikten sonra, Pertev Ağa oradaki boş sandalyelerden birisini kaparak tam karşısına oturur. Olup biteni seyretmek amacıyla Mehpeyker de arabasıyla yakın bir yere gelir. Pertev Ağa ile Abdullah Efendi, önceden plânladıkları gibi gayet yüksek sesle konuşmaya başlarlar. Ali Bey’in evini tarif ederek, Dilâşûb’un göbeğindeki biri siyah, biri kumrala çalan iki beni olduğundan, aşk mektubunu kocası yakalayınca yırtmak zorunda kaldığından bahseder. Ali Bey, bu konuşmaları duyunca sinirden boğulacak gibi olur, bulunduğu yerde âdeta taş kesilir. Bu sırada Mehpeyker, Ali Bey’den aldığı intikamın sevinciyle kahkahalar atarak oradan uzaklaşır.

Ali Bey’in gelişinden aşağı yukarı yirmi dakika sonra, Arab’ın av köpeği mahut Pertev Ağa sökün etti. Endişeli bir tavırla kâh başını gözünü oynatarak, kâh saçlarını karıştırarak efendisine doğru gidiyordu. Mehpeyker de hemen arabasını çektirdi; başlamak üzere olan oyunu daha yakından seyretmek ve konuşulanları daha iyi işitmek için arabayı münasip bir yerde durdurdu. 

Pertev köpeği, mahut tavırlarıyla efendisinin yanına gelince, oradaki sandalyelerden birisini kaparak tam karşısına oturdu. Telaşlı telaşlı anlatmaya başladı:

─Bu kızcağızla ne yapacağız bilmem ki? Ne de tuhaf bir belaya çattık… 

Güya çok heyecanlı olduğunu belirtmek için hızlı hızlı nefes alıyordu. Abdullah Efendi, önceden kararlaştırdıkları plan gereğince hiçbir şey bilmiyormuş gibi sordu:

─Hangi kızcağız? Kimden bahsediyorsun?

─Canım! Hani şu üç gün önce önünden geçtiğimiz mavi konaktaki kız… Hani sağ tarafında harap bir mescit, karşısında bir yoğurthane, bahçesinin yanında da hani şu İstavri’nin bostanı bulunan mavi konak… 

O anda zavallı Ali Bey’in başından aşağı sanki bir teneke kaynar su dökülmüştü. Tarif edilen ev, kendi eviydi. Herifin bahsettiği kız da, herhalde evdeki cariyelerden biri olacaktı. Gittikçe artan bir şüphe ile tepeden tırnağa kulak kesilerek, konuşulanları daha büyük bir dikkatle dinlemeye başladı…

Abdullah Efendi, çomarına soruyordu:

─Eee! Ne olmuş o mavi konaktaki kıza?

─Nasıl ne olmuş? İnsana musallat işte… Pencereden bin türlü işaretler, bin türlü işvelerle aklımı başımdan aldı…

─Delikanlıların kızlardan gördüğü iltifattan şikayet etmesi de yeni mi çıktı? Sen de ona işaret et! Buluşmanın bir çaresini ara!.. Buluşup zevkinize bakın!..

Herifler konuştukça, Ali Bey renkten renge giriyor, teessürden boğulacak gibi oluyordu. Evin ve hânedanın bunca yıllık namusunu, böyle iki paralık eden aşifte, acaba hangi azgın cariye idi?

Ali Bey, şunun adını bir öğrenebilsem diye düşünürken Pertev de Abdullah Efendi’ye izahat veriyordu:

─Kızla anlaş, keyfine bak! diyorsun ama, bilmem ki çatmak mümkün olacak mı? Tahkik ettiğim, edindiğim malûmata göre, kız oraya daha yeni satılmış. Bir genç çapkının pençesine düşmüş… Adı da Ali miymiş neymiş… Orasını iyice öğrenemedim…

Bu son cümle üzerine Ali Bey, kalbine kurşun isabet etmiş bir aslan gibi kükreyerek yerinden fırladı. Tüyleri diken diken olmuş, yüzünü ateş, gözlerini kan bürümüştü. Yıldırım gibi herifin üzerine atılacağı sırada, yanı başında, ciğerleri parçalayacak kadar müthiş ve alaylı bir kahkaha tufanı koptu. Ali Bey, başını hiddetle o tarafa doğru çevirdi. Mehpeyker, zakkum çiçeği gibi, şetaretlere gark olmuş, uğradığı felâkete katıla katıla gülüyordu. Zavallı gencin damarlarındaki bütün kan, bir anda soluk bir renk almış, kireç gibi bembeyaz olmuştu. Oturduğu yere yığılıverdi…

Fakat karşısındaki melanet müttefikleri bu darbeyi kâfi görmediler; galibiyet, silahlar altında can veren bîçarelerin ölü vücutlarını da parçalamadıkça gayızları sönmeyen Bulgar canavarları gibi, işin bu derecesiyle yetinmediler…

Melun fellah, şimdi daha yüksek bir sesle etrafa zehir saçıyordu:

─Sen galiba Dilâşûb’dan bahsediyorsun… Ayol, biz o yosmayı daha önceki hanımının evinden tanırız… Aşifte, kendisi bir ‘kapı mandalı’ buluncaya kadar işlerini doğrusu çok iyi idare etti… Gerçi o zamanlar da, fırsat buldukça bize güler yüz göstermekten geri kalmaz; fakat çok tedbirli davrandığı için etrafa en ufak bir ipucu vermezdi…

─Yalnız güler yüz değil, göbeğinin üstündeki benleri bile gösteriyor da biz enayi gibi bekleyip duruyoruz… Amma görseniz ne benler… 

─Eee! Anladım canım! O benleri biz senden çok daha önce biliyoruz. Biri siyah, biri de kumrala çalıyor değil mi? Çalış delikanlı, çalış! Ye’se kapılma! Biraz kafanı işletirsen kızı bir iki gün içinde elde edersin. Birkaç gün önce bize mektup yazıyormuş. Ali Bey midir, ne karın ağrısıdır… Sevdalısı olacak o koca kodoş, tam o sırada ansızın içeri girmez mi? Zavallı, elindeki mektubu göstermemek için yırtmak zorunda kalmış. Hoş, o mektup yırtılsa ertesi gün bir başkasına nail olmaktan geri kalmadık ya… Ben bile bu suratla kızı elde ettikten sonra sen mi vuslatından mahrum kalacaksın?

Haince maksatlarını gerçekleştirmek için daha bir sürü yalan dolanla zavallıyı en can alacak yerlerinden vurduktan sonra kalktılar; oralarda gezinmeye başladılar. Mehpeyker de, zehirli kahkahalarına devam ederek ve gözlerinde kanlı intikam ateşleri çakarak, az sonra defolup gitti…

Ali Bey, bulunduğu yerde âdeta taş kesilmişti. İşittiği müthiş sözlerin her kelimesi, tıpkı bir alev parçası hâlinde kulaklarından giriyor, bütün damarlarını dolaştıktan sonra, kalbine yapışıp kalıyordu. Dakikalarca yerinden kımıldayamadı. Neden sonra biraz kendine gelebildi. Karşısına ne çıkarsa yakıp yıkacak bir yıldırım hızıyla eve koştu. Ne olduysa işte o gün oldu. Ali Bey, o hiddetle hem kendi istikbal emellerini hem de mesut ve sakin yuvasının düzenini bir anda altüst etti… (s.138-140)

En ednâ lütfuna can vermeye müştak iken sad hâyf
Beni cevrinle öldürdün, beyim, agyâra aldandın

(Senin en küçük bir lütfun için sevine sevine canımı vermeyi arzu ederken, ne yazık ki, düşmanların uydurduğu birtakım yalanlara aldanarak beni cefalarınla öldürdün, beyim!)

Ali Bey, sinirleri yıpranmış bir hâlde eve gelir. Annesiyle Dilâşûb’un evde olmadıklarını, bir yere gezmeye gittiklerini öğrenir. Dilâşûb hakkında söylenenleri hatırladıkça içinde sanki yanardağlar kaynıyor da kızgın lavlar damarlarını yakıp tutuşturuyormuş gibi acı çeker. Saatlerce böyle ıstırap çekerek bekler. Dilâşûb gelir gelmez hemen üzerine atlar, korkunç bir sesle “Göbeğinin üstündeki benleri kime gösterdin fahişe? Geçen gün, benden saklayarak yırtıp attığın o mektubu hangi zamparana yazıyordun, alçak! Enayi gibi yutacağım sandın değil mi! Fingirdeştiğin herifin bari insana benzer bir tarafı olaydı. Bula bula o şebek suratlı fellahı mı buldun, midesiz karı?..” diyerek ondan hesap sorar. Zavallı Dilâşûb olup bitenden haberi olmadığından söylenenlerin tek kelimesini bile anlamaz. Öfkesinden çılgına dönen, kendisini kaybeden Ali Bey, Dilâşûb’un başını hemen yanındaki duvara öyle şiddetli çarpar ki, kadıncağızın ağzından burnundan köpüklü kanlar boşanır. “Bir türlü hırsını alamıyor, pençesine ağ geçirmiş, gözlerini kan bürümüş bir canavar gibi, dişleriyle, tırnaklarıyla kızın ötesini berisini didikliyor, ısırıyor, koparıyordu… Odanın her tarafı kan içinde kalmıştı.” (s.143) Zavallı Dilâşûb’a daha fazla işkence edecek gücü kalmayan Ali Bey, çeneleri kasılarak olduğu yere yığılır. Fatma Hanım, oğlunu bu hâlde görünce saçını başını yolarak ağlamaya, feryat figan etmeye başlar. Fatma Hanım’ın sesini duyan cariyeler hemen yetişirler. Ali Bey’i bir yatağa yatırırlar, Dilâşûb’u da başka bir odaya götürürler, doktor çağırırlar.

Fatma Hanım olup biteni doktora anlatır. Doktor, Ali Bey’in yaşadığı buhran sonrasında şiddetli bir sinir krizi geçirdiğini söyler. Dilâşûb’un da yaralarını pansuman eder, birkaç ilaç yazar.

Sabahleyin doktor, hastalarını kontrole gelir. Ali Bey, gözlerini açar, şaşkın şaşkın etrafına bakınır. Dilâşûb’u görür görmez, öfkesinden gözlerini kan bürür, yerinden fırlayarak kadıncağızın üzerine saldırmak ister. Fakat doktor buna izin vermez. Ali Bey, doktora içini döker. “Efendi, az önce boğmak için üstüne atıldığım cariyenin namusundan şüpheleniyorum. Şüphe değil… Yüzde yüz eminim ki, bu aşiftenin dışarıda bazı çapkınlarla münasebeti var. Ailemizin bunca yıllık namusunu berbat etti. Onun için evden hemen uzaklaştırılmasını istiyorum. Çünkü yüzünü gördükçe kendimi tutamıyorum, üstüne atılıp boğazını sıkıvermek istiyorum…” (s.146) Olayın iç yüzünü öğrenen doktor, Ali Bey’in sağlığı için bu cariyenin derhal evden uzaklaştırılması gerektiğini söyler. Fatma Hanım, gelininin namusundan kendi namusu kadar emindir, fakat oğlunun sağlığı söz konusu olunca eli kolu bağlanır, gelinini gerektiği gibi savunamaz.

Fatma Hanım bir esirci çağırtır. Dilâşûb’a esirciye satıldığını söyleyemez, oğlunun sinirleri yatışıncaya kadar birkaç gün bir tanıdığında misafir kalacağını söyler. Diğer yanda Mehpeyker, Ali Bey’e Çamlıca’da oynanan oyundan sonra Dilâşûb’un satılacağını bildiği için, o gün İstanbul’un belli başlı esircilerini dolaşarak bir cariye satın almak istediğini, beğendiği taktirde kaç para isterlerse fazlasıyla vereceğini söylemiştir.

Esirci, Dilâşûb’u konaktan çıkardığı gibi doğru Mehpeyker’in yalısına götürür, gayet yüksek bir fiyata satar. Zavallı Dilâşûb, kapıdan içeri girer girmez Mehpeyker’in aşağılayıcı, alaycı konuşmalarına maruz kalır, buraya ne maksatla getirildiğini anlar. Mehpeyker, Dilâşûb’a hizmetçilik yaptırır, hakaret eder, dayak atar; kendisinden kat kat güzel olan bu kadından intikamını tam anlamıyla alabilmek için, onun namusunu kirletmek ve onu aşağılık bir fahişe konumuna düşürmek ister. Fakat günlerce türlü türlü işkenceler yaptırmasına rağmen Dilâşûb’un namusunu kirletmeyi başaramaz. Dilâşûb, gördüğü bu işkencelere daha fazla dayanamaz, birkaç kez intihara kalkışır, son anda yetişerek ona engel olurlar.

Ali Bey, iyileştikten sonra, kendisini avutmak ve biraz neşelenmek için içki içer, kumar oynar, zamparalık yapar. Ne çalıştığı daireye ne de evine uğrar. Ali Bey, Dilâşûb’u eve soktuğu için annesini hiç affetmez. Ali Bey’in savurganlığı yüzünden Fatma Hanım’ın tüm mücevherleri satılır. Babadan kalma gayrimenkuller, oturdukları ev, cariyeler satılır. Doğduğu günden bu yana bolluk ve refah içerisinde yaşayan Fatma Hanım, birkaç eski püskü, kırık dökük eşyayla evden çıkar. Fatma Hanım, bu açlık ve sefalete daha fazla dayanamaz, hastalanır. Ali Bey, hasta annesine doktor bulup ilaç getirmek şöyle dursun, yirmi günden fazla süren hastalığında sadece bir kez yanına gitmiş, onda da “Ne yapalım? Herkes ettiğini bulur… Evin içine soktuğun fahişe, ikimizi de bu hâle getirdi…” (s.157) diyerek, zavallı kadına ölüm döşeğinde dahi işkence etmiştir. Fatma Hanım, hastalığının yirmi üçüncü günü ölür.

Mehpeyker, yaptığı kötülüklerle intikamını almıştır, fakat Ali Bey’in kollarında geçirdiği şehvet dolu dakikaları hatırladıkça, sevgilisine olan özlemi artar. Ne olursa olsun Ali Bey’i kollarına almak ister. Ali Bey’i tekrar kollarına çekmek için Abdullah Efendi’nin yanına gider, ondan yardım ister. Abdullah Efendi, adamlarından birine talimat verir. Ali Bey, içip eğlenmek için bir köşke davet edilir. Ali Bey iyice sarhoş olunca Mehpeyker karşısına gelir, kendisini çok özlediğini söyler, tekrar birlikte olmak için yalvarır. Fakat Ali Bey, kendisini reddeder. Sevdiği erkek tarafından reddedilmek, hakarete uğramak Mehpeyker’in ağrına gider. O andan itibaren Ali Bey’i bir düşman olarak görmeye başlar.

Abdullah Efendi ile Mehpeyker, Ali Bey’i öldürmeye karar verirler. Bunun için de haince bir plân yaparlar. Buna göre sazlı sözlü, kadınlı içkili bir eğlenceye Ali Bey’i davet edecekler. Sarhoş olunca da onu öldürteceklerdir. Abdullah Efendi, Hırvat adında bir kiralık katil tutar. Mehpeyker, izlemek amacıyla bağ köşküne gider. Kocasının ölümünü görüp acı çekmesi için Dilâşûb’u da yanında götürür. Dilâşûb, Mehpeyker’le Hırvat arasında geçen konuşmaları duyar. Ali Bey’in öldürüleceğini öğrenir. Ali Bey, akşamüstü köşke gelir, içmeye başlar. İyice sarhoş olduktan sonra odalardan birine girer. Bu sırada Dilâşûb, Ali Bey’in yanına gelir. Kendisini öldüreceklerini söyler. O sırada Mehpeyker bahçeye, Hırvat’ın bulunduğu kulübeye gitmiştir. Ali Bey’le Dilâşûb, onların konuşmalarını dinlerler. Ali Bey, Mehpeyker’in sesini hemen tanır, onun doğru söylediğine inanır.

Ali Bey, döşeme örtülerinden birini yırtarak bir ucunu beline bağlar ve pencereden iner. Kafasında sadece Mehpeyker’den alacağı intikam düşüncesi olduğu için zavallı Dilâşûb’u köşkte bırakır, kendisiyle birlikte götürmeyi akıl edemez. Köşkten ayrılır ayrılmaz doğru karakola gider, kendisine kurulan tuzağı anlatır. “Bu gece zamparalık için şu civardaki bir bağ köşküne geldim. Meğer bir batakhaneye düşmüş, kendi ayağımla ecelime gelmişim… Beni iyice sarhoş ettikten sonra nasıl öldüreceklerini konuşurlarken kendi kulaklarımla işittim…” (s.177) Komiser, gerekli hazırlıkları yaptırdıktan sonra birkaç mahalleliyle beraber baskın için köşke gider.

Bu arada Dilâşûb, hiçbir suçu olmadığı hâlde kendisini haksız yere bu durumlara düşüren vefasız sevgilisini köşkten kaçırarak, onun hayatını kurtardığı için son derece mutludur. Ali Bey’in pencereden inerken yastığın üzerine attığı paltosunu alıp sırtına geçirir. Bir süre sonra Mehpeyker’le Hırvat içeri gelirler, Ali Bey’i yerinde bulamazlar. Hırvat, Ali Bey’in sarhoş olduğu için odalardan birinde sızıp kalmış olabileceğini söyler. Odaları teker teker aramaya başlarlar. Nihayet Dilâşûb’un bulunduğu odaya gelirler. Ali Bey’in paltosuna sarılıp yattığı için Dilâşûb’u, Ali Bey zannederler. Hırvat, elindeki hançeri havaya kaldırır ve Dilâşûb’un kalbine saplar.

Tam o sırada baskın ekibi köşke girer. Mehpeyker, Hırvat’ın tavsiyesine uyarak dolabın içinden tavan arasına çıkarak kaçmaya çalışır. Tavan arasından karşı evin penceresine geçmek üzereyken birden Ali Bey’in sesini duyar. Mehpeyker, korkusundan titremeye başlar, intikamını alamamış olmanın verdiği şiddetle hırsla tekrar aşağıya iner. İşin aslını öğrenmek ister. Dolabın içinde gizlenir. Dolabın kapak aralığından etrafı gözetlemeye başlar.

Ali Bey, odaya girince kendi paltosuna sarılmış, kanlar içinde yatan kişinin Dilâşûb olduğunu anlar. Kendisini kurtarmak için hayatını çekinmeden feda eden bu saf ve masum kadına, hiç hak etmediği kötülükleri yaparak hayatı zehrettiği için pişmanlık duyar. O esnada Dilâşûb gözlerini açar. Ali Bey, sevgilisinin ellerini, yüzünü öpüp koklar, göz yaşlarına hakim olamaz. Şimdiye kadar yaptığı kötü ve haksız muamelelerden dolayı kendisinden af diler. Ölmek üzere olan Dilâşûb’un yüzünde mutlu bir tebessüm belirir. Dilâşûb, Ali Bey’e “mademki sadakatimi anladınız ve baş ucumda ağlıyorsunuz… Bu saadet bana yeter de artar bile… Allah aşkına bana acıyıp kendinizi üzmeyiniz!.. Bin yıl yatağınızda yatmış olsaydım, şu anda ve şöylece kucağınıza yaslanıp ölürken duyduğum saadetin binde birini duyamazdım…” (s.183) dedikten sonra, sevgilisinin kucağına yığılır.

Olup biteni, tiyatroya gelmiş bir seyirci gibi büyük bir keyifle izleyen Mehpeyker, intikamını bir kat daha şiddetlendirmek için gizlendiği dolabın kapağını aralayarak dışarıya çıkar. Bu sırada polisler, katili aramak amacıyla köşkün etrafına dağıldığından odada yalnızdırlar. Mehpeyker, Ali Bey’in duyduğu pişmanlığı ve vicdan azabını daha da şiddetlendirmek için Dilâşûb’la ilgili gerçekleri anlatmaya başlar. “Dilâşûb’unuz hakkında bendeniz bir yalan terkip ettim… Daha doğrusu kıza iftira attım… Bu iftiranın esası Dilâşûb’un benlerinden ibaretti… Bir kadının benlerini hamamda görmek benim için güç bir iş miydi? Fakat zat-ı âliniz gibi dirayetli bir beyefendi bunu düşünemedi. Siz tuttunuz, o zavallının sadakatinden şüphelendiniz… Fahişelere satılmasını emrettiniz… Nazarınızda bendeniz de bir fahişe değil miyim? Kızı satın aldım… Size hıyanet etmek değil, bilâkis yolunuzda can verecek kadar vefakâr olduğunu size ispat ettim. (…) zavallı kızcağız gerçekten namuslu, gerçekten sadıktı. Hatta aylarca öldüresiye dövdüğüm hâlde, bir kerecik olsun bir erkek yanına çıkarmaya bile muvaffak olamadım…” (s.184)

Mehpeyker, tüm zehrini boşalttıktan sonra, gayet mutlu bir şekilde kaçmak için dolaba doğru yönelince Ali Bey yerinden fırlayarak Mehpeyker’i yakasından tuttuğu gibi yere çarpar. Sonra da Hırvat’ın bıraktığı kanlı bıçağı eline alarak Mehpeyker’in göğsünün üstüne iyice oturur. Mehpeyker, yalvarmaya başlar, türlü vaatlerde bulunur. Fakat Ali Bey, fahişenin her sözüne bir bıçak darbesiyle karşılık verir. Çabuk ölmesin, acı çeksin diye vücudunun önemsiz yerlerine vurur. Sonunda bıçağı bütün kuvvetiyle fahişenin kalbine saplar.

Polisler gelince, Ali Bey her şeyi olduğu gibi anlatır. Hırvat, köşkün yakınında terk edilmiş bir ahırda sıkıştırılır ve yaralı olarak yakalanır, fakat sorgusu yapılırken geberir. Abdullah Efendi, olanları öğrenince, ciddi bir felç geçirerek cezasını çeker.

Ali Bey, hapishanede yattığı süre zarfında, ara sıra hapishane müdüründen izin alır, annesinin ve karısının mezarına kapanarak ağlar.

Ne faydası var ki bu pişmanlık, o zavallının da altı ay içinde kederle ölmesinden başka bir netice vermedi…

Meşhur atasözüdür: SON PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ.” (s.187)

− S O N −

Cezmi (Namık Kemal) Kitap Özeti

Konu

Kitapta genç, cesur, vatanını ve milletini herşeyden daha çok seven bir yiğidin devleti için yaptıkları ve savaştaki kahramanlıklar anlatılıyor.

Özet

Cezmi yiğit bir sipahi olduğu kadar, bilgin bir şairdir de Yakışıklıdır. Ciritte, atlı sporda ustadır. Roman İstanbul’da başlar.
XVI. yüzyıl içinde Avrupalılar, Amerika’nın hemen her tarafına sokularak, o zamana kadar kayıplarda kalmış ve hiç işlenmemiş olan bu yeni dünyanın her çeşit faydalı hazinelerinden hisse almaya başladılar.

XVI. Yüzyılın üstünlükleri sadece bunlardan da ibaret değildir. Yine bu yüzyıl içinde, Büyük Türk Hakanı ve Türk Orduları Başkomutanı Kanuni Sultan Sülayman I. Şanlı bayrağımızı, şafaklar içinde doğmuş bir hilal gibi, Viyana’larda, Tebriz’lerde, İspanya ve Hindistan’larda dolaştırarak dünyanın doğusunda, batısında şanla, şerefle dalgalandırıyordu.

Kanuni’nin ölümünden sonra başa Yavuz Sultan Selim geçmişti. Bunun üzerine İran Safevi Devleti, Türk milletiyle savaş alanında boy ölçüşmeyi kolay sanıyor; birtakım boş hayallere kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. İşte o arzuların, o huyların sonucuydu ki, Safevi Devletiyle Osmanlı Devleti birbirine harp ilan etti.

Devrin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, bu savaşı faydasız görüyor ve yapılmasını istemiyordu. Daha sonraları devletçe kararlaştırılan İran seferi ve savaşın başlaması, tecavüzün önce düşman tarafından yapıldığı düşüncesine dayandı. Ve şuarada burada başlayan Gürcü isyanlarının bastırılacağı söylentisi ortaya atılarak, ordu Üsküdar’a çekildi.

Cezmi ise, yüzünde zeka ışıkları, parlayan mert tavırları ve göz alıcı gençliği ile koca bir ordunun içinde en seçkin bir yaratık sayılacak kadar herkesin takdir ve iltifat bakışlarını üzerine çekip duruyordu.

İran Hükümeti, Türk ordusunun İstanbul’dan hareketini haber alır almaz, Tokmak Han’I Gürcistan Muhafızlığına tayin eylediği gibi, Tebriz’deki askerine de, Allah Kuli Han komutusunda, Van üzerinden Anadolu!ya hücum emrini vermişti. İki ordu Çıldır sahrasında karşılaştı.

Osmanlı ordusunun başında Derviş Bey bulunuyordu. Derviş Paşa, genç bir kahraman, usta bir binici olduğu kadar da yaradılıştan çok heyecanlı ve hiddetli bir zattı; en küçük bir şeyden hemen parlayıverirdi. Düşmanla karşılaştıkları zaman, kükremiş bir aslan kesildi. Düşman kendilerinden kat kat fazlaydı;fakat o, aradaki bu sayı farkına hiç önem vermedi; bayrağı altında bulunan üç dört yüz yiğitle koca bir ordunun ta kalbine, en can alacak yerine saldırmakta bir an bilr tereddüt etmedi.

Düşmanın kimini yerlere seriyor, kimini çil yavrusu gibi darmadağın ediyordu. Fakat ne çare ki saflarımız gittikçe seyrekleşiyordu. Buna karşılık düşman askeri ise, mütemadiyen takviye aldığı için, azalmak şöyle dursun, bilakis gittikçe çoğalıyordu. İranlılar hücumlarıyla nihayet birliğimizi kuşatmaya muvaffak oldular ve bir hayli askerimizi de şehit ettiler.Derviş Paşa bu elverişsiz şartlar altında yılmıyor, yanında sağ kalan bir avuç kahramanla göğüs göğüse, kılıç kılıca bir boğuşma ile düşmanı saatlerce hırpalıyor, hırpalıyordu.

Nihayet Tokmak Han tarafından üzerlerine dolgun mevcutlu bir süvari alayıdaha sevk edildi. Bu taze kuvvet, şiddetli bir saldırışla Paşa’nın yanında bulunanlardan otuz kadar kahramanı şehit ettikten sonra, topuz ve kılıç darbeleriyle kendisini de atından düşürdüler.

Genç ve kahraman Türk komutanı yaya kaldığı halde, tek başına koca bir alayla bir hayli zaman başa çıktı; birbiri ardına üzerine saldıran üç iranlıyı birer kılıçta ikiye böldü. İranlılar, şiddetli bir hücum ile Paşa’nın sağ tarafında bulunan birkaç süvarimizi de şehit ettikten sonra, bir okla paşa’nın atını öldürdüler; ikinci bir oklada kendisini yaraladılar.

Cezmi bulunduğu yerden paşa’nın düştüğü tehlikeyi görünce, gözlerini kan bürüdü; tüyleri diken diken oldu. Adeta kendinden geçmiş denilecek heybetli bir tavırla :

_Paşa yerlerde yatıyor! Dinini, milletini, devletini seven arkamdan gelsin!…

Diyerek kılıcını ağzına, kargısını aline aldı. Ferhat Paşa’nın yadigarı olan küheylanın dizginini boynuna attı, başını düşman üzerine çevirdi ve düşmana hücum etti. Yanında bulunanlar da kendisiyle birlikte ileri atılmakta bir an bile tereddüt etmediler; komutanlarını kurtarmak için belki rüzgarla yarışabilecek kadar hızlı koştuğu için,Paşa’nın etrafını sarmış bulunan düşman askerlerine herkesten önce o yetişti; birbiri ardınca birkaç düşmanı tepeliyerek paşa’nın hemen yanına vardı ve yere indi.

Paşa’yı kendi atına bindirdi. Saygı ile üzengisini öptüğü sırada öteki arkadaşları da yanlarına geldiler. Atını Paşa’ya verdiği için yaya kalan Cezmi de ani bir hareketle bir İran süvarisinin dizginine sarıldı. Fevkalade bir ustalıkla adamı öldürerek altındaki ata atladı ve savaşan arkadaşlarını arasına karıştı.

Aradan biraz zaman geçmişti ki, düşman saflarının arkasında siyah bir duman belirdi. Tam o sırada bizim askerlerin arkasında da kızıl bir toz bulutu kalktı. Öyle ki, bulutun büyüklüğüne ve dehşetine bakılsa, yerler gökler birbirinin üzerine yığılmış geliyor sanılırdı. Ordumuza taze kan geliyordu.

Özdemiroğlu Osman Paşa kuvvetleri biçare askerlerimizin yardımına koşuyordu. Bu kuvvetler düşmanın üzerine yağmur yağarcasına kurşun yağdırıyorlardı. Fakat o devrin silahları sudan etkilendikleri için, yağmurun şiddetiyle, on-oniki dakika içinde bütün bütün kullanılamaz hale gelmiş ve iş yine kılıca dayanmıştı. O devirde ateşli silahları en iyi kullanan Türklerdi. Türklerin ellerindeki ateşli silahler işlemez hale gelince İranlılar çoğunluklarına güvendiler; ordumuza hücum etmeye başladılar.

Deviş Paşa çadırına çekilince, Cezmi de hemen savaşa katıldı. Gösterdiği kahramanlık ve ustalığa yalnız bizimkiler değil, karşı tarafın kahraman kişilerini bile hayran bıraktı. At, silah kullanmakta öyle harikalar gösterdi ki, komutanı Osman Paşa gibi vazifesinden başka birşeyi gözü görmeyen olanca dikketiyle savaşı idare etmekte olan ciddi bir askeri bile vaik vakit adeta tertibatını unutturacak kadar hayranlıkla kendisini seyretmek zorunda bıraktı.İranlılar, hava iyice kararınca tabana kuvvet kaçtılar.

Savaştan sonra Osman paşa, Derviş Paşa’nın yanına giderek durum değerlendirmesi yaptılar. Cezmi’nin kahramanlıklarından bahsettiler ve Cezmi’yi yanlarına çağırttırarak onu ödüllendirdiler.

Cezmi’nin savaşta tanıştığı Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray bu savaşta esir düşmüşlerdir ve İran sarayına götürülürler. Burada Perihan ve Şehriyar Adil Giray’a aşık olurlar. Sünni mezhebinde olan Perihan, seviştiği Adil Giray’la, Osmanlı ordusunun da yardımını alarak İran saltanatını ele geçirmek amacındadır. Bunu Şehriyar haber alır; taraflar kanlı bir boğuşmaya tutuşurlar. Şehriyar, Perihan ve Adil Giray ölürler. Cezmi yaralanır ve derviş kılığına girerek güçlükle vatanına döner.

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat – Şemsettin Sami (Kitap Özeti)

Açıklama :

“Talat ve Fitnat’ın Aşkları” anlamında bir ad taşıyan bu roman, Türk edebiyatının ilk yerli romanıdır. Asıl önemi bundan kaynaklanmaktadır. Acemice yazılmış, teknik yönden birçok zayıf yönü bulunan bu roman, romantizmin bir ürünü sayılabilir. Eser toplumun önemli sorunlarından biri olan görücü usulü ile evliliğin sakıncalarını konu edinmektedir. Romanın dili dönemine göre oldukça sade sayılır.

Özet:

Talat, küçük yaşta babasız kalır ve annesi tarafından büyütülür. İşyerine gidip gelirken Hacı Mustafa’nın dükkânına uğrar. Hacı Mustafa, Fitnat’ın üvey babasıdır. Fitnat’ın annesi, Fitnat’a hamileyken kocasından ayrılmış, Hacı Mustafa ile evlenmiştir. Bu evlilikten birkaç yıl sonra Fitnat’ın annesi ölmüş, Fitnat öksüz kalmıştır.

Talat, Hacı Mustafa’nın üvey kızı Fitnat’ı tesadüfen görür ve ona âşık olur. Sevgisi karşılıksız kalmaz; Fitnat da Talat’a tutulur. Hacı Mustafa, kızı Fitnat’ı hiç dışarı çıkarmamakta, adeta evde hapis tutmaktadır. Talat, bir gün çarşaf giyer, kadın kılığına girer ve Fitnat’ın yanına çıkar. İki sevgili birbiriyle konuşurlar.

Hacı Mustafa, Fitnat’ı Ali Bey adında zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmeyi düşünmektedir. Fitnat ise buna yanaşmaz; çünkü Talat’ı sevmektedir. Sonunda Hacı Mustafa’nın dediği olur; fakat Fitnat buna dayanamaz ve intihar eder. Fitnat’la evlenen Ali Bey, Fitnat’ın boynuna takılı muskayı açıp okur ve deliye döner. Çünkü öz kızıyla evlenmiştir. Ali Bey bir süre sonra delirir ve ölür. Ardından bütün bu olanlara dayanamayan Talat da yatağa düşer; çok geçmeden o da yatağa düşer; çok geçmeden o da ölür. Roman, bu acıklı sonla biter.

En Çok Satan Kitaplar Listesi (Nisan 2012)

1- Sultanı Öldürmek – Ahmet Ümit – Everest Yayınları
2- Aşka Veda – Can Dündar -Can Yayınları
3- İyi Uykular Sayın Seyirciler – Uğur Dündar – Bilgi Yayınevi
4- Aşk’a Yolculuk – Veysel Karani – Sinan Yağmur – Destek Yayınları
5- Samizdat – Soner Yalçın – Kırmızı Kedi
6- Yakın Tarihin Gerçekleri – İlber Ortaylı – Timaş Yayınları
7- Mesnevi Terapi – Nevzat Tarhan – Timaş Yayınları
8- Dukan Diyeti – Pierre Dukan – Pegasus Yayıncılık
9- Gözlerini Sımsıkı Kapat – John Verdon- Koridor Yayıncılık
10- Her Anne Bir Melektir – Sinan Yağmur – Profil Yayıncılık
11- Kılıçların Fırtınası Kısım 1 ve 2 – George R. R. Martin – Epsilon Yayınevi
12- Kahperengi – Hande Altaylı – Doğan Kitap
13- Can Boğazdan Çıkar – Mehmet Ali Bulut – Hayat Yayıncılık
14- Karatay Diyeti – Canan Efendigil Karatay – HayyKitap
15- Kıyamet Gösterisi – Neil Gaiman, Terry Pratchett – İthaki Yayınları
16- Od – İskender Pala – Kapı Yayınları
17- Su – Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları – Buket Uzuner – Everest Yayınları
18- Çılgın Türkler – Kıbrıs Turgut Özakman – Bilgi Yayınevi
19- 1Q84 – Haruki Murakami – Doğan Kitap
20- Meleklerin Gücü – Beki İkala Erikli – Destek Yayınları