Günlük arşivler: Mayıs 4, 2012

Ateşten Gömlek Romanının İncelemesi

Ateşten Gömlek

Kitabın Adı : ATEŞTEN GÖMLEK
Kitabın Yazarı : HALİDE EDİP ADIVAR
Yayınevi ve Adresi :ÖZGÜR YAYINEVİ/MAYIS 2001

1.KİTABIN KONUSU :

Kurtuluş savaşının ilk romanı olan bu kitap,cepheden izinli gelen Halide Edip Adıvar’ın yoğun duygularıyla yazılmış olup konusu bir toplumun, bir ulusun yeniden var oluş mücadelesidir.

2.KİTABIN ÖZETİ :

Peyami, dışişleri mesleği seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası açılarak içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Peyami’nin uzak bir akrabası olan Ayşe, İzmir’den onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunun üzerine,onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiçbir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsanla mütarekenin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar.O sırada hepsi İstanbul’da bulunmaktadırlar. Peyami’nin annesi, Şişlideki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da, çeşit çeşit inanç, türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadır. Bir gün İzmir’e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’nin kocasını , küçük oğlunu, suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyamilere gelir.

İşte bu büyük toplantıdan sonra ihsanla Cemal, Anadolu’ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami’yle Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan‘a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylerie yol gösterirler. Peyami’yi, dil bilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaaya verirler. Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmirdeki kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermiştir. Bu sırada, sanki arkalarından ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraş vererek İhsan’ın komutasına geçmiştir. İhsan Peyami’ye nasıl Ayşe’yi sevdiğini anlatır. İkinci Dünya Savaşında kurşunların önüne atlamış; Ölümü beklemiş ama kurşun gelip göğsüne saplanmıştır. Hastahanede yer olmadığı için İhsanı otel odasına yatırmışlardır. Ayşe’de her sabah gelip yarasına bakıp gidermiş ve ihsan Ayşe’ye evlenme teklifi eder. Ayşe mantosunu alarak kaçmaya başlar. İhsan yarasını açarak ölüme teşebbüs eder.Ayşe geri döner ve Ayşe İhsana hava değişimi alarak Ankara yollar.Orada ihsanın amcasını kardeşiyle evlendirmek isterler ve ihsan kabul etmez ama dönerken amcasının kardeşini öperek gider. O anda da öpüşmeyi Ayşe görür. İzmir’de savaş başlamıştır ve vurulur Peyam’nin kolları arasında ölür.
Ayşe’de vurulur.Peyami‘de sedyeyle Ayşe’yi taşır ve bir köprü altında kaputa bulur kanlı gömlek buluyor. Bunun üzerine iki doktor hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesi ileri gelme hayalleri olduğuna karar verdiler.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Hükümet’lerin düşman,’millet’lerin dost olduğu anlaşılıyor.Geçen onca zamana rağmen, o zamanlarda edinilen bu fikir hala süregelmekte ve tekrar anlam kazanmaktadır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

’Ateşten Gömlek’ bana göre anlatılan devrin ve yaşanılan olayların sözcüsüdür.Kitaptaki olaylar Anadoludaki savaş,yıkım ve zaferlerin sözcüsü olacaktır.Yine bu kitap acılar ve kırık sevinçler ortasında yarını özleyecektir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

kitap beni ilk sayfasından itibaren kendisine çekti. Kitap kurtuluş savaşı yıllarını anlatarak o günlerin zor şartlarını anlatıyor. Herkese böyle bir kitabı tavsiye ederim, hiç düşünmeden…

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir.
İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884’tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okuttu. Orada Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu’nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki’den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901’de bitirdi. 1908’de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması’nda bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı.1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda, İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917’de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde ya şadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen Adıvar 1940’ta İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964’te ölmüştür.

Reklamlar

Süleymaniye’de Bayram Sabahı Şiir Tahlili

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru’yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir’i
Ne kadar saf idi siması bu mu’min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Yahya Kemal BEYATLI

Biz bir şiirin tahlilini yaparken veya tahlilini yapmadan önce yazarların hayatını ve yazarın yaşadığı dönemin özelliklerini dikkate almamız gerekmektedir. Şairin edebi anlayışında ve eserlerinin şekillenmesinde, üslubunun belirlenmesinde toplumun yapısı ve devrin özellikleri önemli ölçüde etkili olmuştur. Yani biz bir edebi eserde ortaya çıktığı devrin özelliklerini görebiliriz. Her edebi eser devrinin aynası durumundadır. Kurtuluş savaşı sırasında milli mücadeleyi kamçılayan, vatanseverlik ve kahramanlık şiirlerini ön planda görürken sonraki dönem şiirlerinde ise daha bireysel, aşk, sevgi gibi konuları ağırlıklı olarak görmekteyiz.
Yukarıdaki açıklamalarımızın ışığında biz Türk şiirine damgasını vuran bir şair görüyoruz. Bu şair, devrinin sesi olma özelliğini bünyesinde barındıran Yahya Kemal Beyatlı’dır. Onda çocukluğunu yaşadığı Balkanlar, yaşadığı devir etkili olmuştur. Yahya Kemal, Türk şiirine halkın özlemlerine, geçmişini, tarihini, düşüncesini edebi bir üslupla aktarabilen yegane şairlerimizden biridir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin ilk mısralarında bizi geçmişimize, tarihin tozlu sayfalarına götürür. Onun mısraları Osmanlı tarihi kokar. Bu şiir, biten bir rüyanın son şiiridir. Bu şiir Osmanlı Medeniyeti’nin şiiridir. Şiir bize geride kalan bir medeniyeti, mısralarıyla beynimize kazımıştır. Mısralar bir müzik eserinin nameleri gibi akmaktadır. Şiir ahenklidir, akıcıdır. Bir solukta okunan ve insanın ufkunu açan bir şaheserdir. Şiir bize ders veriyor. Şiir bu dersi bize klasik tarih dersleri gibi değil; edebi bir üslupla ve güçlü bir edebi dil kullanarak veriyor.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiiriyle Yahya Kemal bizi geçmişten günümüze getirmektedir. Süleymaniye, sadece Mimar Sinan’ın değil bütün Türk Medeniyeti’nin eseridir. Yahya Kemal, yıkılan bir Osmanlı’nın, enkazın içinde Süleymaniye’yi, onun nezdinde Osmanlı milletini yüceltmiş, diriltmiştir. Yani ona göre Osmanlı enkaz haline gelmiş olabilir. Ama Osmanlı şuuru asla bir enkaz olmamış, bilakis yücelmiş ve devam etmiştir.
Şiir, milli romantik duyuş tarzının Türk milleti bünyesinde oluşmasında etkili olmuştur. Filhakika toplumun düşüncelerine ışık tutmuş, kendi milli benliklerinin farkına varmasını sağlamıştır. Şiirde bütün Türklük düşüncesi, tarihi, dini, mimarisi ve sanatı ile Süleymaniye sembolünde toplanmıştır. Yahya Kemal’in her hareketi, her düşüncesi, her yolu milletine çıkmaktadır. Yahya Kemal her şeyi milleti açısından düşünen milli şairimizdir.
“Cihan vatandan ibarettir itikadımca” ifadesi, cümlesi bunu iyice açıklamaktadır.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri sadece bir bayram namazının tasvirinden ibaret değildir. Şiir, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden bu yana kadar Anadolu’da yaşamış bütün Türklerin sesi olan bir şiirdir. Yahya Kemal bu şiirinde Süleymaniye’yi seyreder. O abideyi seyreder, aktarır. Zihniyetinde zaman mekan değil, tarih vardır. O görünen tarihe yaklaşmış ve o tarihi işlemiştir. Bireyler o kadar önemli değildir. Önemli olan milli ruhtur. Şiirde hiçbir padişah ve kişi ön plana çıkmamıştır. Eseri yaptırmış olan Kanuni bile bu şiirde zikredilmemiştir. Söylediğimiz gibi şiirde bireyler değil, milli tarih asıl unsurdur.
Süleymaniye serdarından askerine, mimarından işçisine kadar bir ortak ruhun el birliği ile ortaya koyduğu bir eser olarak görülmektedir. Malazgirt’ten günümüze kadar Anadolu üzerinde çeşitli devletler kurulsa da, çeşitli padişahlar gelip geçse de ruh birdir. Herkes aynıdır. Şair bu birliği bize ölümsüz eseriyle aktarmıştır.
Şiirde din, birleştirici, toplayıcı bir unsur olarak ele alınmıştır. Şair bu duygu insanları Süleymaniye camisinde bir araya getirerek vurgulamıştır.
“Dili biri gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını”
mısraları bunun ifadesidir.
Millet “dili bir, gönlü bir insan yığını” olarak tarif ediliyor. Ayrıca Türk Milleti’nin tarihi ve milli bir özelliğine dikkat çekilmektedir. Türk Milleti ordu-millettir. Ama aynı zamanda sanat kabiliyeti olan, ince ruhlu, gönlü iman dolu bir millettir.
“Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı”
Sonuç olarak bu şiir Yahya Kemal’in değil, aziz Türk milletinin şiiridir. Büyük şairleri büyük ve ulvi yapan işte böyle eserler verebilmesidir. Ancak büyük şairler edebiyat önderliği yapabilirler. Yahya Kemal bir edebiyat önderidir. O, birçok edebiyatçıya kaynak olmuş ve önderlik etmiştir. Bunlardan en önemlisi A. Hamdi Tanpınar’dır.
“O bozgunda fetih düşünen bir şairdir
O biten bir rüyanın son şairidir”
BİÇİM İNCELEMESİ
Şeyh Galip’le son sözünü söylediği kabul edilen Divan Edebiyatı’nın, Yenileşme Dönemi Türk edebiyatı üzerinde büyük etkisinin olduğu bilinen gerçektir. Yahya Kemal eski şiirin etkisinde kalmış ve bu etkileşim eserlerine de yansımıştır. Ama bu tamamen eski şiir etkisi altında eserler verdiği anlamında algılanmamalıdır. Onun bir ayağı eski şiirimizde, bir ayağı da Kendi Gök Kubbemiz’de yani yeni şiirimizdedir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde aruz veznini kullanmıştır. “Ok” şiiri dışında bütün şiirlerini aruz vezniyle yazmıştır.
O bu şiirinde mesnevi tarzı kafiye düzenini uygulamıştır. (aa, bb, cc, dd, ee….)
TEMA
Yahya Kemal, şiirlerinde tema olarak tarih, din, insan, sosyal hayat, zaman gibi konuları işlemiştir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde ise şiar tema olarak Osmanlı Medeniyetini işlemiştir.
YORUM
Yahya Kemal,, Türk edebiyat dünyasında yeri doldurulamayacak bir şairdir. O şair olmayı verilen eser sayısıyla değil eserin niteliği ile ölçen bir şairdir. O yüzden verdiği eserlerin sayısı fazla değildir. Bir kelimeyi dahi şiirine yerleştirebilmek için yıllarca beklemeyi göze alan bir şairdir. O bir Türkçe sevdalısıdır. Hangimiz şiirimize yerleştirmek için yıllarca bir kelime arayışı içine girebiliriz. Örneğin “serin” kelimesini bulmak için uzun zaman beklemiş, bu kelimeyi bulduktan sonra şiirini tamamlamıştır. Onun şiirleri uzun solukludur. Birçok şiiri ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Han Duvarları Şiir Tahlili ( Geniş İçerik )

HAN DUVARLARI

-Osmanzade Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben”

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

“Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL 
İÇERİK ÖZELLİKLERİ

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Han Duvarları adlı kitabını, Kayseri Ulukışla’ya yaptığı 3 gün 4 gecelik yolculukta yazıyor. Kayseri’ye edebiyat öğretmeni olarak gidiyor. Bu yolculuğu sırasında yaşadıklarını, anılarını, gözlemlerini şiirlerde anlatıyor ve bu şiirler Han Duvarları isimdeki kitapta toplanıyor. Han Duvarları’nın ilk baskısı 1969’da oluyor.
Kitapta toplam 125 şiir var. Bu şiirler üç bölümde toplanıyor.

1. Memleket Şiirleri
2. Aşk Şiirleri
3. Adalardan Kıt’alar

Memleket Şiirleri bölümünde 38 tane şiir, Aşk Şiirleri bölümünde 51 şiir ve Adalardan Kıt’alar bölümünde 36 şiir bulunuyor.

Han Duvarları, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in şiirde “Memleket Edebiyatı” yapmak istediği yıllarda söylenmiş şiirleriyle tertiplenmiştir. Bu kitaba, şairin daha başka zamanlarda heceyle ve aruzla söylediği daha başka şiirler de alınmıştır. Bu şiirleri okuyanlar da onlarda yine bir memleket şairinin özelliklerini bulacaklardır.

Şiirlerde genel olarak Anadolu anlatılıyor. Şiirlerinde Atatürk’ü de anlatıyor. Atatürk öldüğü zaman yazdığı bir şiir de Han Duvarları kitabında Memleket Şiirleri bölümünde bulunuyor. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL birçok genç kadına âşık oluyor. Her dönemde bir genç kadına aşk duyuyor. Bu aşklardan yazdığı şiirler de kitabın Aşk Şiirleri kısmında yer alıyor.

Kitaptaki ilk şiir; kitaba da ismini veren “Han Duvarları” adlı şiir. Şiir, 140 dizeden oluşuyor. Şiir, şairin yolculuğunu ve yolculuğu sırasında girdiği handaki duygularını anlatıyor. Betimleme ve gözlemler çok iyi yapılıyor. Yolculuk sırasında çevredeki ağaçlar, yol, dağlar ve karşılaşılanlar ilgili betimlemeler, benzetmeler ve gözlemler dizelerde akıcı bir dille okuyucuya sunuluyor. Şiirde tüm duyu organları kullanılıyor. Şiirin üç bölümünde üç dörtlük dikkat çekiyor. Şairin kaldığı hanın duvarında gördüğü dörtlükler bunlar. Şiirde “Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış” diye geçen aslında Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in kendisi. Bu dörtlükler de şairin kendisine ait. 8 Mart 1937 yılında bu dörtlükleri yazıyor. Bu dörtlükler şiire aynı zamanda dramatik bir duygu da yüklüyor.

Kitapta yer alan bir diğer şiir; San’at. Şiir 6 dörtlük 24 dizeden oluşuyor. Şiir, kitabın Memleket Şiirleri bölümünde yer alıyor. Şairin Memleket Edebiyatı yaptığı yıllarda yazdığı şiirde Anadolu’nun güzellikleri anlatılıyor. Batı’ya ve Batı’ya hayranlık duyanlara Anadolu bulunan güzellikleri anlatıyor. Her dörtlükte ayrı bir sanat dalı anlatılıyor. Hepsinde de Anadolu ön plana çıkarılıyor. Sanatı bir takım yapay şeylerde aramak yerine Anadolu’nun varlığının başlı başına bir sanat olduğuna vurgu yapıyor.

Çoban Çeşmesi adlı şiir ise Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in en bilinen şiirlerinden birisidir. Bu şiir de 6 dörtlük ve 24 dizeden oluşuyor. Anadolu’nun köylerinde bir simge haline gelmiş çeşmeler birçok olaya özellikle de efsaneleşmiş nice sevdalara tanık olduğu anlatılıyor. Şiirde efsaneleşmiş sevda kahramanları; Aslı-Kerem, Ferhat-Şirin, Leyla-Mecnun üzerinden köylerdeki çeşmelerin tanık olduğu sevdalar anlatılıyor. Yine birçok yolcunun, insanın bu çeşmelerden su içip, başında oturması çeşmeleri önemli kılıyor. Adeta tarihe tanıklık ediyor bu çeşmeler. Bütün bunlar şiirde anlatılıyor.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in Atatürk hakkında birçok şiiri vardır. Ebediyyet Yolunda adlı şiir de Atatürk’ün ölümü üzerine 1938’de yazılmış bir yas şiiridir. Şiir 4 dörtlükten, 16 dizeden oluşmaktadır. Atatürk’ün ölümü üzerine duygularını, acısını benzetmeler yaparak şiire yansıtmıştır. Atatürk’le beraber aynı yolda olduklarını ve hiçbir zaman bırakmayacaklarından bahisle ölümü, Ata’nın ölmesini “hicranlı bir sefer” e benzeterek beraber olamamanın verdiği hüznü anlatmaya çalışıyor.

Memleket Şiirleri bölümündeki bir diğer şiir de “Kolsuz”dur. Şiir, 2 dörtlük 8 dizeden oluşuyor. Bu şiir gazilere yazılmış bir şiirdir. Düşmanı vatan toprağından atmak için çarpışmış ve bu çarpışmada kolunu kaybetmiş bir gazinin şaire düşündürdükleri şiirin temasını oluşturuyor.
Kitabın ikinci bölümünde yani Aşk Şiirleri bölümündeki ilk şiir “Davet” ismini taşıyor. 12 dizeden oluşuyor. Şiirde sevgiliye davet var. Sevgiliden ölüm bile gelse razı olan şair, sevgiliye özlemini dile getiriyor. Şiirde benzetmeler mevcut. Sevgiliye davette bulunurken, sevgilisinin “hançer” olup göğsüne saplanmasına, ecel olup karşısına çıkmasına bile razı oluyor. Şiirde anlatılanlar şairin sevgilisine büyük bir aşk ve tutkuyla bağlı olduğunu gösteriyor.

“Naz” adlı şiir Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in kısa şiirlerinden biridir. Aşk Şiirleri bölümünde bulunan şiir 3 dörtlük 12 dizeden oluşmaktadır. Âşık olduğu kişiye aşkını anlatamaması üzerine hislerini dizelere aktarmıştır. Kimseye açılmadığını, sevgilisine, arkadaşlarına, insanlara hiç kimseye bu derdinin söyleyemediğini ve bir eziyet içinde olduğunu şiirin bütününden çıkarıyoruz.
Kitapta yer alan bir diğer şiir; “Üzüntü”. 3 dörtlük 12 dizeden oluşan şiirde, insanın geçmişe sürekli bir özlem duyması ve yaşadığı zamanda mutlu olmaktan ziyade geçmişte yaşadıklarını şimdi yaşayamamaktan üzüntü duyması anlatılıyor.

Kitabın üçüncü bölümünde ise şairin “kıt’a”larına yer verilmiş. 36 şiir bulunan bölümde, Yassıada’da 60’lı yıllarda tutuklu olarak kalırken yazdığı dörtlüklerden oluşmaktadır. Bazı dörtlüklerde umutsuzluğu, yalnızlığı, ölümü, karamsarlığı görmekteyiz. Genel olarak geçmişi sorgulaması, geçmişi benzetmelerle aktarması bu bölümdeki şiirlerde görülmektedir.

F A R U K N A F İ Z Ç A M L I B E L ’ İ N H A Y A T I v e E S E R L E R İ

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, 18 Mayıs 1898 Cuma günü, İstanbul’da doğmuş, 1973 yılında ölmüştür.
Faruk Nafiz, ilk tahsilini Bakırköy Rüşdiyesi’nde yapmış, orta tahsilini Hadîka-i Meşveret İdadîsi’nde tamamlamıştır. Yüksek tahsil için de bir müddet Tıb Fakültesi’ne devam etmiştir.
Daha Tıb Fakültesi’nde talebe iken neşrettiği şiirleriyle dikkati çeken şair, kısa zamanda şiir ve sanat çevrelerinde tanınmış; büyük takdir ve alaka görmüştür. Onun ilk şiirleri Peyam-ı Edebî’de (1913- 1914), Edebîyat-ı Umümiye Mecmüasi’nda (1916- 1919), Yeni Mecmüa’da (1918), Ümîd Mecmüasi’nda (1919-1921), Şair (1918-1919), Büyük Mecmua (1919), Nedim (1919) mecmüalarında; Birinci Kitap, îkinci Kitap gibi isimlerle, sekiz kitap halinde çıkan, şiir-nesir ve hikaye kitaplannda, (1920-1921) ve Yarın (1921-1922) mecmüasi’nda neşrolunmuştur.
1917 -1918 de İleri Gazetesi yazı heyetine katılan Faruk Nafiz, 1922 de bu gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitmiş, aynı yıl. Kayseri Lisesi edebiyat muallimliğine gönderilmiştir. 1924 de Ankara Erkek Muallim Mektebi, 1925 de Ankara Kız Lisesi edebiyat muallimi olmuş, ayrıca Ankara Lisesi’nde edebiyat okutmuştur. 1932 de İstanbul’da Kabataş Lisesi edebiyat muallimliğine nakledilen şair, bu lisedeki muallimliği sırasında ayrıca Amerikan Kız Koleji’nde yıllarca, edebiyat dersi vermiştir.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, 1946 da Demokrat Parti’den, İstanbul Milletvekili seçilmiş ve onun mebusluk ha yatı 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar devam etmiştir. Bu ihtilalde, bütün milletvekili arkadaşlarıyla birlikte tevkif edilerek Yassıada’ya gönderilen şair, Haziran 1960’dan Eylül 1961′e kadar burada kalmış ve meşhur Yassıada Mahkemesi sonunda suçsuz görülerek beraat etmiştir. Bu hadiseden sonra siyasî hayata devam etmek istemeyen şair, sadece Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte maruz kaldığı acı baskıyı, çok kuvvetli ve çok manalı, satirik dörtlükler halinde nazmederek, vaktiyle yazdığı Han Duvarları şiirine mukabil, Zindan Duvarları adıyla, yassı bir kitap halinde neşretmiştir.

Ankara ve İstanbul’da edebiyat muallimliği yaptığı yıllarda Güneş, Tavus, Hayat, Yedigün ve bizzat çıkardığı Anayurd mecmüalarından başka Ankara ve İstanbul’un muhtelif mecmua ve gazetelerinde şiirler, fıkralar, makale ve musahabeler neşreden Faruk Nafiz, yine İstanbul’da Akbaba ve Karikatür gibi mizah mecmualarına Deli Ozan ve Çamdeviren takma adlarıyla mizahî ve satirik manzumeler yazmıştır.

Edebiyat grubu;
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Enis Behiç KORYÜREK, Yusuf Ziya ORTAÇ, Halit Fahri OZANSOY ve Orhan Seyfi ORHON ile birlikte BEŞ HECECİLER akımını savunmuşlardır. Hecenin beş şairi adıyla da anılan bu sanatçılar milli edebiyat akımından etkilenmiş ve şiirlerinde hece veznini kullanmışlardır. Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir. Beş hececiler şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardır. Beş hececiler ilk şiirlerinde aruz veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir. Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir. Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler. Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar. Nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz dizimini şiirlerde de görülmesi beş hececiler de çok rastlanan bir özelliktir.

Eserleri ;
Han Duvarları, Heyecan ve Sükun, Tatlı Sert, Bir Ömür Böyle Geçti, Akarsu, Akın, Akıncı Türküleri, Yangın, Zindan Türküleri

E L E Ş T İ R İ

A. Eğitim Düzeyi
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in HAN DUVARLARI kitabında bulunan tüm şiirler ilköğretim öğrencilerinin anlayabileceği düzeydedir. Bunu “Han Duvarları” , “Çoban Çeşmesi” , “Kızıl Saçlar” , “Bir Genç Kıza Mersiye” gibi şiirlerden anlıyoruz. Bu şiirlerden bazıları da mevcut ilköğretim Türkçe ders kitaplarında yer almaktadır. Şiirlerde kullanılan dil ve konular ilköğretim düzeyinin zorlanmayacağı bir biçimdedir.

B. Dil Özelliği
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiirlerinde gayet açık, anlaşılır ve akıcı bir dil kullanmıştır. Yine bir ilköğretim öğrencisi sözlük kullanmadan bu şiirleri anlayabilir. Eski kelimelere pek yer verilmemiştir. Bazı yerlerde eski kelimeler de göze çarpmaktadır: Çankaya adlı şiirde, “hıyâbân” , Sofra şiirinde, “pîr-i mugan” , Gülistan’da “ra’şe” gibi… Bu eski kelimeler çok nadir kullanılmıştır.
Kullanılan cümleler çok uzun değildir. Şiirlerde genel bir akıcılık vardır. Bu akıcılık da cümlelerin çok uzun olmamasıyla yakalanmıştır.

C. Sanat Değeri
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in HAN DUVARLARI isimli eseri, dilinin sade olması, gelecek kuşaklarda daha kolay anlaşılmasını sağlamakta ayrıca işlenen konuların aşk ve milli konular gibi evrensel konular olması da kalıcılığına katkı sağlamaktadır. Nitekim “Çoban Çeşmesi” ve “Han Duvarları” adlı şiirleri her antolojide yerini bulmuş ve “Faruk Nafiz” ismi zikredildiğinde akla gelen ilk şiirleridir.

Çamlıbel’in eserlerinin günümüzde de hala daha okunması ve eserlerinin hala daha basımı yapılmasının sebebi dilinin sade olması, kullandığı kelimelerin günümüze çok yakın olmasıdır.
Şiirlerde genellikle güzelliklerden bahsedilmiştir. Genel olarak olumlu düşünceler yansıtılmıştır. Bu yönüyle hep yeni kalacaktır.

Erhan DURUKAN

Erhan DURUKAN hocamız hakkındaki yorumlar buraya.

Ertan Akbaş Türk Halk Edebiyatı Türkçe 2. Sınıf 2. Dönem 1. Vize Sınav Soruları

1-) Halk edebiyatına ait bir şiir veriliyor ve bu şiirle beraber dönemin özelliklerini yazmanız isteniyor.

2-) Bayburtlu Zihni hakkında bilgi veriniz.

3-) Halk Edebiyatı’nın genel özelliklerini yazınız.

Tevfik Fikret ”Sis” Şiir Tahlili

Satrmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid,
Tazyikının altında silinmiş gibi eşbâh;
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar.
Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim,
Lâyık bu tesettü sana, ey sahn-ı mezâlim;
Ey sahn-ı mezâlim… Evet, ey sahn-ı garrâ,
Ey sahne-i zî-şa’şaa-i hâile-pirâ!
Ey şâ’şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı;
Şarkın ezeli hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sine-i meshûf-i sefâhet;
Ey Marmara’nın mâi deragüşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-i müsahhir
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ;
Hâlâ titirer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâricden, uzakdan açılan gözlere süzgün,
Çeşmân-ı kebudunla ne mûnis görünüsün.
Mûnis, fakat eıı kirli kadınlar gibi mûnîs;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bi-his.
Te’sis olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet.
Hep levs-i riyâ dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.

 

Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffü
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü’.
Milyonla barındırdığın ecdâd arasından,
Kaç nasiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan;
Örtün, evet, ey hâile.. örtün evet ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-ı havâtır, ulu mâbed;
Ey gırra sütunlar ki birer dîv-i mukayyed.
Mâzîleri âtilere nakl etmeğe me’mur,
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmîl-i ezkârı minârât;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te’min edebilmiş nice bin sâil-i sâbir,
Geçmişlere rahmet,. diyen elvâh-ı mekabir;
Ey tübeler, ey her biri pü-velvele bir yâd,
İkaz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey mâ’reke-i tıyn u gubâr eski sokaklar,
Ey her açılan rahnesi bir vak’a sayıklar;
Virâneler, ey mekmen-i pü hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla. birer mâtem-i ber-pâ
Temsil eden âsüde ve fersûde mesâkin,
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dide ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne… unutmuş,
Ey mîdelerin zehr-i tekazâsı önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâh-ı kadide,
Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrün iken aç, âtıl u âkım,
Her nîmeti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki… müâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtaz,
İnsanda şu nankörlüğü tel’in eden âvâz,
Ey girye-i bi-fâide, ey hande-i zehrin,
Ey nâtıka-i acz ü elem; nazra-i nefrîn:
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra; nâmus,
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâbûs,
Ey havf-ı müsellâh, ki hasârâtına râci’
Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli’;
Ey şahsa -masüniyet ü hürîyete makrun
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanun,
Ey vâ’d-ı muhâl, ey ebedi kizb-i muhakkak ,
Ey mahkemelerden mütemâd süülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bîtâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdid edilen gûş-ı tecessüs,
Ey bim-i tecessüsle kilitlenrniş ağızlar,
Ey şöhret-i milliye ki, mebguz u nıııhahkar;
Ey seyf ü kalam, ey iki mahıkum-ı siyâsi,
Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeğe me’luf;
Eşrâf u tevabi’ koca bir unsur-ı mâ’ruf;
Ey re’s-i füübüde ki ak hak, fakat iğrenç;
Ey tâze kadın, ey onu tdkîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicrân-zede, ey hemser-i muğber,
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler!..
Hele sizler!
Örtün, evet ey hâile… örtün, evet ey şehr
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..
Tahlili :SİS – tevfik Fikret
Realiteden nefret eden Servet-i Fünün’cular, ruhlarını tabiat,aşk ve hayal ile avutmaya alışırlar. Fikret ”SİS” adlı şiirini derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde kaleme almıştır. ”SİS” şiirinde Fikret’in kötümserliği,İstanbul’un maddi,manevi bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde kendini gösteriyor.Tük edebiyatında İstanbul ilk defa SİS ile menfur ve mel’un bir şehir olarak ele alınmıştır.Eski Tük edebiyatında Nedim ve Nabi İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvif etmişlerdi. Fikret’in bu ”mel’un şehir” görüşünü,batılı yazarlardan almış olması çok muhtemeldir.Galatasaray ve Kolej muhitinde yabancılarla yakın temasta bulunan Fikret’in onların umumiyetle Şarka,Osmanlı İmparatorluğuna ve İstanbul’a bakış tarzını benimsemiş olması da mümkündü.
Fikret’in İstanbul’a bakış tarzı,kendisinden sonra,Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet devirlerinde Tük edebiyatına çok tesir etmiştir.
”SİS” şiirinin kuvvetli,sadece Fikret’in nefret duygusunun şiddetinden değil,aynı zamanda sanatının hususiyetinden ileri gelir.Fikret’in şiiri de resmin tesiri altındadır.Servet-i Fünün’cular gibi o da bir manzarayı,bütün teferruatına kadar tasvir etmekten ve ona bir ruh hali vermekten hoşlanıyor.
”SİS”,Servet-i Fünün edebiyatının başlıca ifade mekanizmasını teşkil eden şu esasa dayanıyor: dış dünya ile ruh hallerini birleştirmek;başka bir deyişle maddiyi manevi maneviyi d maddi kılmak.Fikret ”SİS” te İstanbul’un maddi unsurlarını şehrin ruhunun dış görünüşü olarak tefsir ediyor.Başta sis ve arkasından hayal meyal seçilen şehir tasvir olunmuştur.Daha sonra şehrin şairde bıraktığı umumi intiba,maddi güzellik ile ”ahlak çöküşünü” birleştiren ”güzel fahişe” imajıyla anlatılıyor.Bunu şehrin mimarisinin tasvir ve tesfiri takip ediyor.Nihayet, onun bozulmuş ruhundan ve insanlarından bahsolunuyor.Bu geniş, kasvetli,karanlık,köhne,kokuşmuş manzaranın üzerinde sis tekrar edilen ”örtün…” beyti ile nefret ve lanet dolu bulutlar gibi dolaşır.Gözlerimiz bu korkunç tabloyu izlerken kulaklarımız şairin nefret ve merhamet dolu ”ey” nidalarıyla doluyor.Fantastik bir maceraya ağır ve boğucu bir musiki refakat ediyor. ”SİS” şiiri,bir tek hakim duygunun tesiri altında kaynaşan ve aynı duyguya iştirak eden bir süü teferruattan müekkeptir.Şairin teferruatı şiirde nasıl işlediğini inceleyelim;
1 Şiirin başında sisin anlatıldığını söylemiştik.Fikret burada sisin maddi görünüşü ile manevi tesirlerini tasvir ediyor.
2 İkinci kısımda konu şehrin bıraktığı genel intibadır.Şehir onüç mısra devam eden ”güzel fahişe” imajı ile tasvir ediliyor.Servet-i fünün’cularda güzellik ve ahlak kavramlarından güzellik ön plana çıkarken,Fikret’te ahlak kavramı önplanda yer almaktadır.Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de Fikret’in İstanbul’un kendisinden değil,içerisindeki ahlaki çöküşten nefret ettiği gerçeğidir.
3 Üçüncü kısımda, her mısrada şehrin mimarisini oluşturan unsurlardan biri ele alınıyor.Fikret’in bu noktada tasvir tarzı korkunçtur.ona göre kuleler kanlı, surlar dişleri düşmüş sırıtan kafile gibidir
İstanbul’u bu yönleriyle ele alan Fikret’i tarihe ve dine büyük bir sevgi beslememesine bağlayabiliriz.
4 Bu şehri sukut ettiren amiller nelerdir?”SİS”in son kısmında şair bu soruya cevap vermiştir.Bu şehri dolduran insanların ruh çüümüş,ahlakı bozulmuştur.Bu şehirde açlık korkusu ile her alçaklığı yutan insanlar yaşar.Onları bu yaşayışa iten ”tevekkül” anlayışlarıdır.Allah’a inanan ve güvenen insan fikrine karşı,kendine ve tabiata inanan ve güvenen insan fikrini ortaya koydu.Ona göre istikbali yaratacak olan Haluk böyle bir tip olacaktı.
Fikret’e göre Abdülhamit korktuğu için milleti sindirmiş,anayasayı ortadan kaldırmış,ordu ve memur sınıfı siyasi mahkum derecesine düşmüştü.Memleket meselelerine kayıtsız olan gençlik ise kadın peşinde koşmaktadır.Baştan sona kadar nefret hissi içinde olan ”SİS” hicranlı annelere,kimsesiz ve avare çocuklara karşı olan merhamet hissi ile sona erer. ”SİS” şiirinde Fikret, Meşrutiyet’ten önceki sanatının doruk noktasına erişir.”SİS” in üslubu Servet-i Fünun’cuların ”pitoresk ve müzikal üslup” ideallerine tamamıyla uygundur.Onların yabancı kelime ve terkiplere düşkünlükleri bundandır.Varlıkları ayrı ayrı tas ve tasvir endişesi,,onları sıfat ve isim tamlamalarına götüüyor.Farsça terkip mekanizması,küçük imajlara bir bütünlük veriyordu.Dil musikisi de onlara yabancı kelimeleri sevdirmiştir.”SİS”in mısraları ayrı ayrı incelenirse, burada bir süü fonetik oyunları görülü. Namık Kemal ve Ziya Paşa’da , mücerret fikirlerin vezin ve kafiyeye sokulmasından ibaret olan sosyal şiir,Fikret’te çok sanatkarane bir şekil alır.Onda bahis konusu olan artık ‘prensipler’ ve ‘hikmetler’ değil, hayattan alınma sahneler ve manzaralardır.Sonuç olarak Fikret düşünce ve duygularını Canlı tablolar haline koydu ve onlara hitabete elverişli,heyecanlı bir sentaks ve musiki verdi.

Yahya Kemal Rindlerin Ölümü Şiir Tahlili

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış.
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle,
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış.
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde.
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal BEYATLI
Rint, dünya ile çok ilgilenmeyen onun peşinden koşmayan onunla ilgili uzun emeller beslemeyen kimsedir. Dünya kaygısı olmayan rint, dünya ile göbek bağını olabildiğince zayıf tutar; zira onun felsefesine göre dünyaya meyletmek, onu ruha ayak bağı yapmak demektir. Rindin gözünde dünya nizaa değecek bir meta değildir. Böyle olunca da rint, dünyaya karşı olabildiğince alakasız kalmayı yeğler. Dünyayı böyle görmek ve ona böyle yaklaşmak rindânın en bariz özelliklerindendir…

 

“Rint” kelimesi ile ilgili olarak sözlüklerde birbiri ile pek de örtüşmeyen iki farklı, hatta iki zıt anlam vardır. Rint kelimesinin birinci anlamı: Laubali, ayyaş, serseri, dinsiz münkir’dir. Kelimenin ikinci anlamı ki, Yahya Kemal’in şiirde kullandığı ve bizim birinci paragrafta verdiğimiz anlamdır, dış görünüşü kusurlu fakat kalbî ve ruhî bakımdan temiz kimse, ilâhî aşkla mest kişi. Bu açıklamadan yola çıkarak şiire baktığımız zaman, Yahya Kemal’in rint tanımındaki rindin ölüme bakışı ile bizim dünyamızdaki ruh mimarlarının ölüme getirdiği yorumun aynı olduğunu görürüz. Ölümü bahar ülkesine ulaşmak olarak gören rintlerle Mevlana’nın şeb-i arus anlayışını yan yana koyun, ortaya çıkan manzaranın ne kadar tanıdık olduğunu göreceksiniz…
Kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla, Yahya Kemal İran’a gitmemiştir ve Hafız’ın kabrini görmemiştir. O zaman Yahya Kemal’in şiire, Hafız’ın ismi ile başlamasının sebebi ne olabilir? Kanaatimizce Yahya Kemal’in böyle bir şey yapmasının sebebi, Hafız’ı, şairler ve rintler içinde müstesna bir yerde görmesindendir. Yahya Kemal bu şiirde Hafız’ın şahsiyetinde genel anlamda rint meşrep kimselerin ölüm, dünya hayatı ve ahiret hayatı hakkındaki düşüncelerine göndermeler yapar.
Şiraz, eski İran’da güzelliği, bağları ve bahçeleri ile dillere destan bir şehirdir. Hafız, İran’ın en kudretli şairlerinden birisidir. Dönemin en kudretli şairi dönemin en güzel şehrinde, Şiraz’da yaşamıştır, Hafız, Şirazlı olduğu için, Hafız-ı Şirazî diye anılır. Bin üç yüzlü yılların ikinci yarısında doğduğu sanılan Hafız’ın, bin dört yüz on ila bin dört yüz on beş yılları arasında vefat ettiği sanılmaktadır. Yahya Kemal’in yaşadığı dönem itibariyle Şiraz eski Şiraz değildir, ancak Hafız eski Hafız’dır; hatta belki de yaşadığı çağdakinden daha büyük bir şairdir şimdi… Aradan altı yüz yıl geçtiği halde hâlâ okunmak dünyada kaç şaire nasip olmuş bir bahtiyarlıktır? Hülasa Şiraz eski ahengini kaybedeli çok olmuştur ama toprağında Hafız’ı barındırmak bahtiyarlığına erişmiştir…
Bülbül, girdiği bütün şiirlerde ağlamanın ve aşkına karşılık göremeyen sevgilinin sembolü iken bu şiirde kendisine yakışacak bir kinaye ile zikredilir. Bülbül yine feryat figandır ama bu kez gül için mi yoksa Hafız için mi ağlamaktadır bu pek belli değildir. Şair bülbülün kim için ağladığını mükemmel bir ustalıkla muğlâk bırakmıştır… Ayrıca bu şiirde gül de o bildik “gül” değildir. Bizim divan şiirimizde anıldığı şekliyle gül, çoğunlukla aşığını baştan çıkaran sonra da ona yüzünü göstermeyen fettan sevgiliye benzemiyor burada. Burada gül, Hafız’ın ölümüne ağlamakta, belki de ondan sonra kendisinin güzelliğini layıkıyla dile getirip anlatacak bir şairin çıkmayacağı endişesi ile her seher yaprağından şebnem yerine kan damlatmaktadır toprağa. Yani gül kanlı gözyaşı dökmektedir ki kanlı gözyaşı dökmek aslında ve hemen her zaman bülbülün işidir. Eski şiirde gül cefa çekmez…
Ölüm, Hafız ve Hafız gibi rint kimseler için korkup kaçılacak, ağlanıp sızlanılacak bir şey değildir. Çünkü rintler inanırlar ki ölüm sevgiliye kavuşmaktır ve gönül bunun için yanıp tutuşmaktadır. Gönül bir buhurdandır ve ateş gönle düştüğü günden beri bu buhurdanlık yanıp tütmektedir… Bu yanık, rint gönüller geçtikleri her yere kimseyi rahatsız etmeyen hoş kokular yayılır.
Ve “serin serviler”… Rivayet olunur ki üstat bu satırdaki “serin” sıfatını buluncaya kadar bu şiiri sekiz yıl tamamlayamamıştır. Hafız’ın kabri -son haliyle- gerçekten de serviler altındadır. Yahya Kemal belki de kendi rint meşrepliği ile bir rindin dünyada kabrinin neresi olması gerektiğini en iyi bilenlerdendir. Zira kendisi de sağlığında ısrarla Rumeli Hisarı’na gömülmeyi vasiyet etmiş, bu ısrarının sebebi sorulunca da rindane bir cevap vermiştir: “Orası, İstanbul kuşatması sırasında şehit düşenlerin, ilk şehitlerin meftun olduğu yerdir. Onların arasında olmak isterim.”
Şairi, kabrinde her seher bir gül açması, her gece bir bülbül ötmesi dileğiyle yâd ediyor ve böyle bir şaire sahip olduğumuz için yüreklerimizde, şairin Ankara’dan İstanbul’a dönerken duyduğu mutluluğa bedel bir mutluluk duyuyoruz… Ruhu şad olsun.

Fuzuli Su Kasidesi Şiir Tahlili ( Geniş İçerik )

Şiir Tahlilleri- Fuzuli’nin Su Kasidesinin Tahlili
Eski edebiyatımız Hz. Peygamber için yazılmış binlerce beyit ve müstakil eserle süslüdür. Bu edebiyatın önemli bir kıs­mında güzel deyince, dilber deyince, sevgili deyince neredeyse hep ilk akla gelen odur. Asr-i Saadet’te Hassân bin Sâbit ve Ka’b ibni Züheyr’in kasidelerinden başlamak üzere Arap, Iran ve Türk edebiyatlannda onun için nazmedilen bütün eserlerde ona duyulan özlem ve aşk dile getirilmiştir. Türk edebiyatındaki naatler arasında onu “suyun hararetle aradı­ğı, kapısına ulaşmaya çalıştığı.sevgili” olarak tasvir eden bir tanesi vardır ki asırlar boyunca zevkle okunmuş ve hâlâ da okunmaktadır.
Kasidelerin ‘nesîb’ yahut ‘teşbîb’ denen başlangıç bölümlerinde, şairlerin gerek şiir sanatındaki kudretle­rini göstermek, gerekse methedecekleri şahsın övgüsüne güçlü ve etkili bir üslûpla başlamaya zemin hazırlamak üzere bir tabiat yahut güzel tasviri ile başlamaları edebî bir gelenektir. Ancak bizim edebiyatımızda pek çok örneği görüldüğü üzere bazen nesib kısmında doğrudan doğruya methedilen şahsın övgüsüne girildiği yahut esere, methedilen şahsın tasvirim ima eden ifadelerle başlandığına çokça rastlanmaktadır. “Su” kasidesinde de nesib kısmında tasvir edilip özle­minden bahsedilen güzelin kimliği, bütün ‘hüsniyât’ tarzı -yani sevgilinin güzelliklerinden bahseden türdeki- şiirlerde olduğu gibi meçhul bırakılmakla birlikte, çoğu beyitlerde onun Hz. Muhammed olduğuna dair güçlü ipuçlan veril­mektedir. Bu bakımdan eser okunurken ve yorumlanırken bu husus sürekli göz önünde bulundurulmalıdır.
I . Kaside
fâ’ilâtün fe’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün
KASÎDE DER MEDH-l HAZRET-İ FAHR-I KÂİNAT
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

 

Zevk-i tîgundan ‘aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bıragur rahneler dîvâre su
Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ihtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su
KAİNATIN ÖVÜNCÜ HAZRET-İ PEYGAMBER’İN METHİ HAKKINDA KASÎDE
Ey göz, gönlümdeki ateşlere gözyaşından su saç­ma, artık böylesine tutuşan ateşlere su fayda etmez.
Dönüp duran kubbenin rengi su rengi midir, yoksa gözümden [akan] su devreden kubbeyi mi kaplamıştır, bilmiyorum.
Senin kılıcının zevkinden gönlüm yank yarık olsa buna şaşılmaz, zira su akarken duvarda gedik bı­rakır.
Yaralı gönül [-yahut dil- senin] peykânının sözü­nü korkarak söyler. Kimde yara olsa o [kimse] su­yu ihtiyatla içer.
Suya virsün bâgbân gülzân zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su
Ohşadıbilmez gubânnı muharrir hattuna
Hâme tek bakmakdan inse gözlerine kâre su
‘Ârızun y âdiyle nemnâk olsa müjgânum n’ola
Zâyi’ olmaz gül temennâsiyle virmek hâre su
Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîg
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâre su
İste peykânın gönül hectinde şevkum sâkin it
Susuzam bir gez bu sahrâda menüm’çün are su
10. Men lebün müştâkıyam zühhâd Kevser talibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür huşyâre su
Ravza-i kûyına her dem durmayup eyler güzâr
‘Âşık olmuş gâlibâ ol serv-i hoş-reftâre su
Su yalın ol hûydan toprag olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahi ol kûya koyman vare su
Dest-bûsı ârzûsiyle ger ölsem dostlar
Rûze eylen topragum sunun anunla yâre su
Serv serkeşlük kılur kumrî niyazından meger
Dâmenin duta ayagına düşeyalvare su
İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınım mizâcına gire kurtare su
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i ‘âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su
Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yi dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mu’cizâtı âteş-i eşrâre su
18- Kılmağ içün tâze gülzâr-i nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâre su ‘
Bahçıvan gül bahçesini sele versin, boş yere zah­met çekmesin; [zira] bin gül bahçesine su verse senin yüzün gibi bir gül açılmaz.
Muharririn bakmaktan gözlerine kalem gibi kara sular inse de, gubârını senin hattına benzetemez.
Yanağını hatırladıkça kirpiklerim ıslansa bunda şaşılacak ne var? [Zira] gül elde etmek için dikene su vermek boşa gitmez.
Gam gününde hasta gönlümden kılıcını esirgeme. [Çünkü] karanlık gecede hastaya su vermek se­vaptır.
Gönül! [O sevgilinin nazarı] okunu iste, ayrılığın­da coşkunluğumu teskin et. Susuzum; bu sahrada bir kere [de] benim için su ara.
Nasıl mest olana şarap, ayık olana da su içmek hoş gelirse; [aynı şekilde] ben senin dudağının tutku­nuyum, zahitler ise Kevser talep etmektedirler.
Su hiç durmadan [sevgilinin] mahallesinin bahçe­sine doğru akar gider. Galiba o hoş yürüyüşlü servi boylu güzele âşık olmuş.
Toprak olarak suyun yolunu o mahalden tutup engellemeliyim. Madem ki rakibimdir, suyu ora­ya varmaya bırakmam.
Dostlar! Eğer [o sevgilinin] elini öpme arzusuyla ölürsem, toprağımdan kâse yapın ve sevgiliye onunla su verin.
Servi ağacı, su servinin eteğini tutup, ayağına ka­panıp yalvarmadıkça kumrunun ricalarını kabule yanaşmaz.
Galiba [gül budağı] bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyor. Su gül budağının tabiatına girip [bülbülü] kurtarsın.
Su, seçilmiş peygamber Hz. Muhammed’in yolu­nu tutmakla, dünya halkına temiz yaratılışını gös­termiş.
İnsanların önderi [ve öyle bir] seçme inci denizidir ki mucizeleri şerlilerin ateşlerine su serpmiştir.
Nebiliğin gül bahçesinin güzelliğini tazelemek için katı taş [onun] mucizesinden [dolayı] su çı­karmış.
Mu’cizi bir bahr-i bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâre su
Hayret ilen barmagın dişler kim itse istimâ’
Barmagından virdügin şiddet güni Ensâre su
Dostı ger zehr-i mâr içse olur Âb-i Hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su
22 Eylemiş her katreden min bahr-i rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzu’ içün gül-i ruhsâre su
Hâk-i pâyine yetem dir ‘Ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan dâsa urup gezer âvâre su
Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def’-i humâr içün içer meyhwâre su
Yâ Habîbullâh yâ Hayre’l-beşer müştâkunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâre su
Sensen ol bahr-i kerâmet kim şeb-i Mi’râcda
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâre su
Çeşme-i hûrşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mi’mâre su
Bîm-i dûzeh nâr-i gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâre su
Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü’-i sehvare su
31 Hâb-i gafletden olan bîdâr olanda rûz-i haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâre su
32 Umduğum oldur ki mahrûm olmayam dîdârdan
Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâre su
Onun muciz[eler]i dünyada kâfirlerin binlerce ateş tapınağına su ulaştıran sonsuz bir deniz imiş.
Şiddet gününde Ensâr’a parmağından su verdiği­ni kim duysa hayretle parmağını ısırır.
Dostu eğer yılan zehiri içse [bu zehir ona] Bengi­su olur. Düşmanı su içse su elbette yılan zehirine döner.
Abdest için el uzatıp gül yanağına su vurunca her damladan bin rahmet denizi dalgalanmış.
Su ömürler boyunca sürekli onun ayağı toprağına ulaşayım diyerek başını taştan taşa vurup avare gezer durur.
Su her zerresiyle onun eşiği toprağına ışık vermek ister, paramparça da olsa o dergâhdan dönmez.
Ayyaşlar [içkiden sonraki] baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, hata ehli kimseler de senin naatını tespih çeker gibi anmayı derman bilir [ler].
Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların [en] hayırlısı! Susuzluktan dudağı kurumuşların yanıp sürekli su istemeleri gibi seni şevkle arzulamaktayım.
Sen öyle bir keramet denizisin ki Mirac gecesinde feyzinin çiğ taneleri duran ve hareket eden bütün yıldızlara [bu feyizden] su iletmiş.
Senin kabrini yemleyen mimara su lâzım olsa, güneş çeşmesinden her an bereket zülâli iner.
Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi sal­mış. [Ancak] senin ihsan bulutunun o ateşe su serpeceğinden ümitliyim.
Suyun Nisan bulutundan [inip] sultanlara lâyık inciye dönmesi gibi, Fuzûlî’nin sözleri [de] senin naatinin bereketinden [birer] inci olmuş.
31-32 Gaflet uykusundan uyanan [kimse], kıyamet günü olduğunda; pişmanlık gözyaşlarından, uyanıp açılan gözüne su döktüğünde umduğum: sevgilinin güzel yüzünden mahrum olmamam [ve] vuslatının çeşmesinin ben cemal susamışına su
“Eşk” gözyaşı “od” ise ateş demektir. Öncelikle şair böyle bir ifade ile dolaylı olarak, gönlünde bir ateş bulunduğunu ve gözlerinden yaşlar akmakta olduğunu bildirmektedir. Şair gözünün akıttığı yaşları, içindeki ateşi söndürmek yahut teskin etmek için serptiği sular gibi yorumlayarak gözüne seslenmekte ve “Böylesine tutuşan ateşlere su fayda vermez” demektedir. Bu ifade iki anlama gelebi­lir: l. Gönlümdeki yangın öylesine fazladır ki artık buna su serpmenin faydası yoktur, söndürülemez. Alevlerin iyice yükseldiği bir yangım söndürmek için o günün en güçlü tulumbaları ve tulum­bacılarının dahi çaresiz kaldıkları bilinmektedir. O devrin şartlarında tulumba vb. imkânlarla sıkı­lan sular, bu gibi büyüyen yangınları söndürmekten çok yangının diğer yerlere sıçramasını engelle­mek için çevreyi ıslatmaya yarıyordu. Böyle bir manzaraya işaret olmak üzere şair gözlerine boşuna uğraşmaması tavsiyesinde bulunuyor. 2. Bu ateş insanı yakıp kavurmasına rağmen su ile söndürüle­cek cinsten değildir. Görüldüğü üzere “od” [= ateş] kelimesi burada hakikî anlamında değil, insanın içini yakan duygu karşılığında mecazî anlamda kullanılmıştır. Ayrıca göz, yangın söndürmeye çalı­şan bir şahıs gibi düşünülerek kendisine hitap edilmiştir (teşhis). Su ve ateş gibi birbirine zıt nesne­ler aynı ibarede kullanılmışlardır (tezat).
“Âb-gûn” su rengi demek olup cam ve hava gibi renksiz ve şeffaf nesneler için kullanılır. “Günbed-i devvâr” dönen kubbe; “muhît” saran, kuşatan anlamındadır. Eskiler göğü ve felekleri yeryüzü üzeri­ne kapanmış şeffaf kubbeler olarak tasavvur ediyorlardı. Şair bu şeffaf gökyüzünün su rengi oluşu
ile gözünden akan sular arasında bir ilişki kurarak, sanki gerçeği bilmiyormuş gibi davranmakta ve “Bu gök kubbe su rengi mi, yoksa gözümden akan yaşlarla devreden kubbeyi su mu kapladı, bilmi­yorum?” diyerek akan gözyaşlarının felekleri dahi kaplayacak kadar çok olduğunu vurgulamaktadır (tecahülüarif, mübalâğa).
Öyle anlaşılıyor ki şair aynı zamanda, sürekli gözünden akan yaşlar sebe­biyle her yeri su olarak gördüğünü ima etmektedir. Bunun yanı sıra devrinin tip, astronomi, kimya, coğrafya gibi bilimlerini şiirinde çokça işleyen Fuzûlî, burada o devrin göklerle ilgili bir inancına te­mas etmektedir. Eskiler iç içe girmiş yedi kat şeffaf kubbe gibi düşündükleri felekler ile dünya se­ması arasında, dalgalarının bir damlası dahi havaya karışmayan ve gerektiğinde bir miktarı yağmur olarak yeryüzüne indirilen bir su deryası bulunduğuna inanıyorlardı. Hatta bazılarına göre gezegen­ler de bu deniz içinde balıklar gibi yüzerek hareket etmekteydiler. Bu deniz veya denizlerin mahiye­ti hakkında Erzurumlu ibrahim Hakkı’nın Ma’rifetnâme adlı eserinde uzun uzadıya bilgi verilmiştir, işte şairin “Yoksa gözümden akan su devreden kubbeyi mi sarmış?” demesinin sebebi bu olsa ge­
rektir. Beyitte “devrân” [= felek] ve “devvâr” [= çok dönen, sürekli devreden] kelimeleri aynı kökten kaynaklanan kelimeler olduklarından özellikle tercih edilmişlerdir (iştikak).
Beytin bir soru cümlesi şeklinde yorumlanması, Âzerî Türkçesinde görülen ve daha çok vurgu ile belli olan bir hususiyetten kaynaklanmaktadır. Şair aslında cevabını bildiği bir soruyu kendi kendine sorarak, konuya okuyu­cusunun dikkatini yoğunlaştırma amacındadır. Eski şiirimizde sevgilinin âşığın gönlünde büyük heyecanlar ve sızılar uyandıran bakışı kılıç, hançer vb. kesici ve yaralayıcı silâhlara benzetilir. Bütün şairler bu kılıç darbeleri ile gönüllerinin param­
parça olduğunu ifade ederler. Sanatında her zaman farklı olmayı kendisine prensip edinen Fuzûlî ise gönlünün bu kılıç darbelerinden değil, bu darbelerin zevkinden yarık yarık olduğunu ifade et­mektedir. Çünkü ona söz konusu kılıç darbeleri, su kadar aziz gelmektedir. Hemen ardından da buna akan suyun zamanla taş üzerinde oluşturduğu izleri ilginç bir örnek olarak getiriyor (irsalime-
sel). Özellikle asırlık çeşme ve şadırvanlarda musluklardan damlayan suların taş yahut mermer üze­rinde derin izler bıraktığı malûmdur, işte şair sevgilisine, su nasıl duvar üzerinde “mürûr” [= akma, geçme] ile “rahne”ler [= yarık, gedik] bırakıyorsa, onun kılıcının da kendi gönlünde aynı şekilde ya­rıklar oluşturduğunu söylüyor. Burada işlenen kılıç-su ilişkisi, gerek deyim olarak gerekse teknik
bir tabir olmak itibanyla “kılıca su verme” ile ilgili bir husustur. Kılıcın su verilerek çelik hâline ge­tirilişi onun sertlik ve keskinliği ile ilgili olup; şairler ve özellikle Fuzûlî sevgilinin kılıç gibi bakışma su kadar muhtaç olduklarını ima etmek için onu daima suya benzetirler. İşte şairin gönlünde açılan yaraları suyun taş üzerinde bıraktığı izlere benzetmesi bundan kaynaklanmaktadır.
4- Bir önceki beyitte ifade edilen, sevgilinin kılıcının âşığa su gibi geldiği hususunu şair bu defa farklı bir yorumla, yeniden ve daha güçlü bir biçimde işlemektedir. Günümüzde de ameliyatlı hastalara su vermezler, hasta ne kadar su istese ve yansa onun iyiliği için suyu damla damla ve ihtiyatla verir­ler. Beyitte sevgilinin bakışını yahut kirpiğini sembolize etmek üzere kullanılan “peykân” [= ok ucu­na takılan sivri çelik, temren] da çelikten mamul olduğu için su verilmiş bir metaldir. Burada sevgi­linin bakışı yahut kirpiğinin hararetle yanmakta olan âşığa gerçekten su gibi geldiğini vurgulamak için şair yeni bir sahne çiziyor: Nasıl derin yarası olan bir kimse suyu ihtiyatla içerse, yaralı gönül de sevgilinin peykâmndan bahsederken öylesine ihtiyatlı davranmaktadır. Burada da amaç, sevgilinin
âşıkları yaralayan, hâlden hâle sokan ok gibi tesirli bakışının Fuzûlî için su kadar aziz ve hararetle arzu edilen bir nesne olduğunu vurgulamaktır. Beyti ilk okuyanda sanki gönül, oktan yaralandığı için tekrar yaralanacakmış endişesi ile ondan korku ile bahsediyormuş intibaı uyandırılmış. Halbu­ki şair ikinci mısrada verilen örnekten (irsalimesel) de anlaşılacağı üzere bu okun su gibi hararetle
arzulanan bir şey olduğunu, sevgilinin kılıç ve ok gibi kesici ve yaralayıcı bakışlarına su kadar muh­taç olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır.
Tarikat meclislerinde Hz. Muhammed’in manevî şahsiyetinin daima hazır bulunduğuna ve onun, nazarı ile zikir halkasında bulunan dervişlere ilâhî feyiz dağıttığına inanılır. Bu gibi zikir ve mera­simlerden sonra uzun bir süre su içilmemesine dikkat edilmesi yahut suyun ihtiyatla içilmesi, bey­tin oluşturduğu çağrışımlar açısından ilginç bir dürüm teşkil etmektedir.
“Suya vermek” [= sele vermek, sel alıp götürmek] ile “su vermek” [= yetişmesi için ihtimamla sula­mak] deyimlerinin ustalıkla seçilerek kullanıldığı bu beyitte şair, sevgilinin yüzünü bir güle benzet­mekte ve bu güzellikte bir gülün bir daha yetişmesinin mümkün olmayacağını ifade etmektedir. Daha sonra gelen beyitlerden açıkça anlaşılacağı üzere burada söz konusu edilen güzel Hz. Muham­
med’dir. Eski şiirimizde Hz. Peygamber’in bir gül ve onun yaşadığı Asr-i Saadet’in de bahar mevsi­mi şeklinde işlendiği düşünülecek olursa şairin neyi kastettiği daha iyi anlaşılabilir. Beyitte geçen “sele vermek” deyimi, selin alıp götürmesine göz yummak, buna engel olmak için tedbir almamak anlamında bir ifadedir. Anlaşıldığına göre şair, Hz. Muhammed’in ahir zaman peygamberi olduğu
inancından hareketle “bâg-bân” kelimesiyle Allah’ı, bağ ile de dünyayı semboliz ederek onun ölü­münden sonra dünyanın varlığının anlamsızlığını ifade etmeye çalışmaktadır. Azerî Türkçesinde benzetme edatı olarak kullanılan “tek” [= gibi] kelimesi, aynı zamanda sayı sıfatı olarak “tek” [= bir tane] anlamına gelmesi bakımından ibaredeki “min” [= bin] kelimesi ile uzak anlamı itibanyla ilişki
içindedir (ihamıtenasüp). ibaredeki bahçıvan, su vermek, gül bahçesi, gül, gül açılmak gibi ifadele­rin bir arada kullanılması, kavramlar arasında tam bir uyum oluşturmaktadır (müraatinazir).
Bu beyitteki bazı kelimeler iki anlama gelebilecek şekilde ustalıkla seçilmişlerdir. Çağatay ve Azerî Türkçelerinde nakkaş ve aynı zamanda yazıcı anlamıyla “muharrir”; sakal ve yazı kaşılığıyla gelen “hat” toz yahut ‘toz gibi ince şey anlamıyla gubârî de denen bir yazı çeşidinin ismi olan “gubâr”; re­sim çizmede kullanılan kıl kalem ve yazı yazmada kullanılan kamış kalemi karşılayan “hâme” keli­meleri özellikle seçilmiştir. Şair sevgilinin yanağındaki “hatt”ı [= sakal] övmek için; bir nakkaşın ne kadar uğraşsa, bakmaktan kalem gibi gözlerine kara sular inse, yine de “gubâr’ını yani toz kadar in­ce çizgilerini onun sakalına benzetmeye muvaffak olamayacağını ifade etmektedir. Türkçede günü­müzde de kullandığımız “göze kara sular inmek” deyimi gözün artık görmez hâle gelmesinden ki­nayedir. Nakkaş bu tasviri çizmek için o kadar uğraşmıştır ki gözü görmez hâle gelmiştir. Bu durum
için ucuna yukarıdan aşağıya doğru kara mürekkebin inmekte olduğu kalemin benzetilen olarak se­çilmesi ifadeye ayrı bir güzellik katmaktadır, insanlar özellikle aşırı beyaz yahut fazla ışıklı bir cismebakınca bir müddet sonra geçici bir körlük oluşur. Buna engel olmak için çöllerde göze sürme çe­kerler yahut karı çok olan yerlerde göz altına kömür tozu sürerler. Kalemin ucunun göz gibi düşü­
nülmesi ve yazı yazarken duruşunun beyaz kâğıda bakıyor gibi oluşu ve içindeki siyah mürekkebin aşağıya doğru akışı kalem hakkında geliştirilen “kalem gibi gözlerine kara su inse” ifadesi ile fevka­lâde bir uyum teşkil etmektedir. Eğer “muharrir” kelimesi hattat veya kâtip olarak düşünülecek olursa bu defa da “gubâr” kelimesi ile toz kadar küçük yazı anlamındaki ‘hatt-i gubârî’nin kastedil­diğine hükmederek, “Kâtip kalem gibi bakmaktan gözlerine kara sular inse de, gubârî hattını senin sakalına benzetemez” anlamını çıkarmak mümkündür. Eskiden ömürlerinin neredeyse tamamını çok ince tahrirlerle uğraşarak geçiren minyatür sanatçılarının önemli bir kısmının bir zaman sonra gözlerinin göremeyecek hâle geldiği düşünülecek olursa, şairin beyitteki ifadesiyle aynı zamanda böyle bir tarihî gerçeğe de temas ettiği anlaşılır.
“Ârız” yanak demektir.
Bu ifade ile şair kendisini, sevgilisinin yanağı aklına gelince gözyaşlarını tu­
tamayan ve bu yaşlarla kirpikleri ıslanan bir âşık olarak ifade etmekte, hemen ardından da kirpik ve diken arasında şekil itibanyla bir benzerlik kurarak kirpiklerinin ıslanışını gül elde etmek için di­kenli dalların sulanmasına benzetmekte, “Gül temennisi ile dikene su vermek -yani bir güzelliği el­
de etmek için başa gelecek sıkıntılara razı olmak- ziyan değildir, bilakis fayda getirir” demek iste­mektedir. Burada söz konusu edilen ve gözde açılması ümit edilen gûl, rüyada görülmesi ümit edi­len Hz. Muhammed’dir. O kolayca ulaşılamayan, ancak rüyada ulaşılabilen yahut mahşer gününde yüzünü görme anı hasretle beklenen bir sevgilidir. O, kendisine sevgi bağlamayanlara, ümmet ol­
mayanlara; kendisi için gözyaşı dökmeyip hasretini çekmeyenlere ne bu dünyada ve mahşer günün­de sancağını açtığı zaman cemalini göstermez.
Bütün yukarıdaki beyitlerde olduğu gibi bu beyit de tamamıyla Hz. Muhammed’e âşık olan vect ve hâl ehli kimselerin ruh yapılan ile ilgili bazı psikolojik halleri tasvir etmektedir. Bu gibiler geceleri sabahlara kadar salât ve selâm ile, yani Allah’a ibadet edip Hz. Muhammed’in şefaatine mazhar olma ümidiyle ona selâm ederek vakit geçirirler. Onun bir anlık tecellisini bekler dururlar. Bu tecellînin
yani zuhurun gerçekleşmediği günler, onlar için “karanu gice”den [= karanlık gece] farksız gamlı günlerdir. Bu hâller tasavvuf yolunda seyredenlerce tutulma, daralma, sıkıntı anlamına gelen ‘kabz’ ve açılma, ferahlama, neşe demek olan ‘bast’ kelimeleri ile ifade edilir. Sevgilinin bakışının bu ede­biyatta kılıç yahut hançere benzetildiğinden daha önce de bahsedilmişti. İşte şairin gam ve keder
gününde hasta gönlüne sevgilisinin hançerini istemesi, Hz. Muhammed’in manen tecelli ederek âşı­ğına nazarını yöneltmesi talebini içeren sembolik bir ifadedir. Şair bu duruma karanlık gecede hara­retle yanan, yatağından kalkıp bir damla su içmeye mecali olmayan bir hastayı örnek vererek; “Böy­
le birine su vermek nasıl hayırlı bir iş ve sevap ise, senin gamının derdiyle aynı durumda olan bana da kılıç gibi keskin bakışınla nazar etmen aynı değerdedir” demek istemektedir.
Görüldüğü üzere yukarıda olduğu gibi burada da silâh ve su ilişkisi sürdürülmekte; âşığa sevgilinin çelik gibi keskin nazarının hararetle yanmakta olan hastanın suya olan ihtiyacı kadar kıymetli olduğu vurgulanmak­tadır.
Bu beyit günümüzde Anadolu’da hâlâ sürdürülmekte olan, ok tabir edilen “V” şeklindeki bir çu­bukla yer altındaki su kaynağını arama işini çağrıştırmaktadır. Bu iş için el almış olan kimse iki ucundan tuttuğu “V” şeklindeki oku önüne tutarak yürür, su kaynağının bulunduğu yerde okun önde bulunan köşesi aşağıya doğru çekilerek su kaynağının bulunduğu noktayı haber verir. Yukarı­da süregelen nazar ve ok ilişkisi burada da fakat biraz daha farklı bir şekilde sürdürülmektedir. Şair gönlüne sanki farklı birisiymiş gibi hitap ederek ondan sevgilinin okunun temrenini talep etmesini istemektedir. Burada bir şeyi can ü gönülden isteme hâline işaret edilmektedir. “Peykân” [= okun ucundaki keskin çelik parça] ile kastedilen okun kendisi olmalıdır. Yani okun ucu zikredilmiş, fa­kat aslında kendisi kastedilmiştir (zikr-i cüz irâde-i kül). “Sahrâ” çöl demektir. Şair gönlünden sev­
gilinin okunu alarak aşk sahrasında kendisi için su yerine geçen ilâhî feyiz ve tecelliler arayıp bul­masını istemektedir. Beyitteki “gez” [= kez, kere defa] kelimesi aynı zamanda “gez” [= aramak içindolaş] şeklinde okunabilecek bir yapıya sahiptir (cinas).
“Zühhâd” zahitler demektir. Edebiyatımızda “zâhid” kavramı, gerçek anlamı olan züht ve takva sa­hibi, dindar kimse anlamından farklı olarak; gösteriş ve menfaatleri için dindar geçinen, riyakâr, aşk ve şevkten nasibi olmayan kaba sofuları temsil eden bir tipi canlandırır. Şairler bu gibilere her fırsatta sürekli sataşmayı bir gelenek hâline getirmişlerdir. “Hüşyâr” aklı başında olan kimse demektir. Pek çok örneği geçtiği üzere aşk yolu akıl ile girilecek bir yol değildir. Akıl bu sarp yolda şairlerce ayağı topal bir beygir gibi kabul edilmiştir. Zahitler ibadetlerinde samimi olsalar bile akıllarını reh­ber edindikleri için bu yola giremezler.
Kıldıkları her rekât namaz için kendilerine cennette verile­cek bahçeyi yahut çektikleri her tespih tanesi için yiyecekleri bir cennet üzümünü düşünürler. Her ibadetleri menfaatleri içindir. Öyle ki Allah onlara Cennet vadetmese ibadet etmeyecek tiplerdir. Âşık ise Allah kendisine hiçbir şey vadetmese dahi Allah’a ibadetine devam eden, ondan sadece ce­malini yani âşığı olduğu yüzünü görmeyi talep eden samimî bir tipi sembolize eder. işte Fuzûlî’nin “Ben senin dudağının hasretini çekiyorum, zahit ise cennette kendisine verilecek Kevser’in hayalini kuruyor” demesinin sebebi budur. “Leb” tasavvufî bir sembol olarak ilâhî tecelliler anlamında kulla­nılmakla beraber burada metnin ifadesinden anlaşıldığına göre, şair ahirette Hz. Muhammed’in kendisine “ümmetim!” yahut Allah’ın “kulum!” diye hitap edişini kastetmekte; bu anın özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Fuzûlî bu ifadesini daha çarpıcı bir hâle getirmek için sarhoşa şarabın, aklı ba­şında kimseye de suyun hoş gelmesini örnek göstermektedir. Öyle ayyaşlar vardır ki yeri geldiğinde bir damla şarap için bütün servetlerini verirler. Meseleye şarabın helâl ve haram olması yönünden bakmamak gerekir. Bu benzetme bir tutkuyu ve samimiyeti vurgulamak üzere sergilenmiştir. Şair sevgilisinin dudağına o ayyaşın şaraba olan tutkunluğu gibi bir düşkünlükle, hiçbir riya ve gösterişi olmadan hasrettir. Yeri geldikçe ifade edildiği üzere dinin haram ve necis kıldığı şarabın kiri, zahi­din riya ve gösteriş ile ettiği ibadetin kiri yanında tertemiz kaldığı için şairler birer sembol olarak sü­rekli şarap ve zahit kavramlarını birlikte zikrederek şarabı üstün tutarlar.
Bu beyitte bir akarsu tasvir edilerek, bu suyun söz konusu serviye âşık olduğu için onun bulundu­ğu bahçeye doğru sürüklenmekte olduğu yorumu geliştirilmektedir. Eski şiirimizde “serv” [= servi ağacı] ince, uzun, mütenasip boyu ve rüzgârda salınışı ile güzel boy ve salınarak yürüyüşün yahut
mütenasip yapıda kimselerin sembolü hâline geldiği gibi, şekil itibarıyla l rakamını andırdığından manevî anlamda “vahdet” [= Allah’ın birliği] sembolü olarak kullanılmış ve özellikle Fuzûlî’nin şi­irinde pek çok defalar ‘istiare yoluyla’ Hz. Muhammed’i sembolize etmiştir. Asıl anlamı bahçe de­mek olan “ravza” kelimesi burada bir çağrışım oluşturmak üzere Hz. Muhammed’in kabri Ravza-i
Mutahhara’yı ima için tercih edilmiş görünüyor (iham). Su ise alçak gönüllülüğün, meyledişin ve aşk yoluna sürüklenip gidişin sembolüdür. Fuzûlî’nin yaşadığı Bağdat şehrinde, Hz. Muhammed’in kabrinin bulunduğu güney istikametine doğru akmakta olan Dicle nehrinin konumunu göz önün­de bulundurarak beyte bakacak olursak, su o servi boylu peygambere olan aşkından dolayı onun
“Ravzasına doğru durmadan akıp gitmektedir. Hz. Muhammed’in evinin ve mescidinin bulunduğu yere “ravza” denmesinin sebebi, “Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” mealin­deki bir hadis-i şeriften kaynaklanır.
Aşk şirket yani ortaklık kabul etmez. Aşkın en başta gelen şartlarından birisi kıskançlıktır. Her âşık sevgiliye en yakın kendisi olsun ister, onun yanında gördüğü herkesi kendine rakîb görür. Bir önce­ki beytin devamı durumunda olan bu beyitte Fuzûlî, daha önceki beyitlerde kılıç ve temren çelikle­rinden ümit ettiği suyun farklı bir su olduğunu ima edercesine, bu akan sudan içmeyi aklından da­
hi geçirmemektedir. Şimdi onu aşktan dolayı bir kıskançlık sarmıştır ve tek derdi sevgilisine doğru yönelmiş akıp gitmekte olan ve kendisiyle âdeta rekabet eden bu suyun yolunu kesmektir.
Bu ko­nuda öylesine saf ve samimîdir ki aklına ilk gelen şey hemen ölüp toprak olmak ve bir parça olsun bu akışa engel teşkil edebilmektir. Şairin vurgulamak istediği husus aşk yolunda canın ve malın hiçbir değeri olmadığıdır. “Kûy” mahal ve mekân demek olup edebiyatta daha çok sevgilinin bulun­duğu yer için kullanılır. “Toprak olmak” ölünce insan bedeninin toprağa karışarak yok olup gitme­si sebebiyle ölmekten kinaye bir tabirdir. “Koyman” gerek Azerî gerek Anadolu Türkçesinde “koy­mam, bırakmam, izin vermem” anlamındadır.
“Dest-bûs” el öpme, “kûze” ise topraktan yapılan kap demektir. Bir hasretin, aşktaki samimiyetin, karşılıksız fedakârlığın, saf vuslat arzusunun en güzel şekilde ifade edildiği bu beyitte şair, hayatta iken kavuşamadığı hayalî sevgilisine hiç olmazsa öldükten sonra kavuşma, bir şekilde ellerine değ­me ümidiyle dostlarına vasiyette bulunuyor: “Eğer bu emelime kavuşamadan yani onun elini öpe-meden ölürsem, mezarımın toprağından bir çanak yapın ve sevgiliye bu çanakla su verin. Hiç ol­mazsa ona bu şekilde değmiş olayım.”
Edebiyatta gülün bülbüle âşık olduğu hakkında geliştirilen yorumlar gibi bir de servi dalına konup sürekli dem çeken kumrunun, servi ağacına âşık olduğu yorumu geliştirilmiştir.
Kumrunun sürekli dem çekişi onun serviye yalvarması ve servinin şekil itibarıyla dimdik bir görünüşe sahip bulunma­sı, kumrunun bütün yalvarmalarına karşılık olumsuz bir tavır takınması olarak yorumlanır. İşte böyle bir tabiat manzarasına yeni bir yorum getiren Fuzûlî, servi ağacının dibinden akan suyu da bu ikiliye ilave ederek suyu, kumruya merhamet etmesi için servi ağacının eteğine yapışan, ayağına ka­panan ve yalvaran biri olarak yorumlamaktadır. Fakat manzaranın ilginç yanı su bu şekilde davranınca servinin hemen dik başlılığı terk etmesidir. Yani su servinin ayağına gelince servinin gölgesi suya aksedecek ve böylece kumrunun yalvarmalarına itiraz etmekten vazgeçmiş olacaktır. Bilindiği
üzere servi aynı zamanda edebiyatta vahdet yani ilâhî birliğin sembolü olarak kullanılmıştır.
Bu be­yit hakkında geliştirilen servinin Allah’ı, kumrunun ona sürekli yalvaran kulu ve servinin ayağına kapanan suyun da ümmetine şefaat etmek için Allah’a yalvaran Hz. Muhammed’i sembolize etmesi beytin ayrı bir güzelliğini sergilemektedir.
Gül ve bülbül hakkında geliştirilen alegorik hikâyelerde efsanevî bir rivayet vardır. Güya gül ilk ya­ratıldığında soluk renkli bir çiçekmiş. Bülbülün geceler boyunca sabahlara kadar sürekli dallarına konup ona yalvarmalarına aldırış etmezmiş. Nihayet bülbül mecalsiz kalıp kendinden geçtikten sonra her sabah erkenden açılırmış. Bu yıllarca böylece devam etmiş. Nihayet bir seferinde bülbül yine gülün çevresinde yalvarırken gülün dikeni vücuduna saplanarak canından olmuş, akan kanları gül fidanının dibine dökülmüş. Ertesi sabah açılan gül goncaları o zamana kadar hiç görülmedik bir hâlde kırmızı olarak açılmışlar. Bundan dolayı gülün kırmızı rengini bülbülün kanından elde ettiği­ne ve daha güzel renge sahip olmak için bülbüle sürekli aynı hileyi tekrarladığına inanılır. Şair bu efsaneye bir işaret olmak üzere gül ağacını bülbülün kanına susamakla itham etmekte, bülbülü kur­tarmak için de suyun bir an önce gülün mizacına girerek onu değiştirmesini istemektedir.
Burada hile anlamında kullanılan “reng” kelimesi aynı zamanda, uzak anlamı itibarıyla beytin konusunu teşkil eden gülün bülbülün kanından renk alması bahsini de çağrıştıracak şekilde tercih edildiğin­den dikkat çekmektedir (ihamıtenasüp).
“Mizâc” eski tıp bilgisine göre insan vücudunda bulunan ‘ahlât-i erba’a’ [= dört hık] yani kan, bal­gam, sevda ve safradan oluşan dört ‘hılt’ın birbirlerine göre oranları ile ilgili bir husustur. Bu dört ‘hılt’ da sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk tabiatlarının bir sonucu olup bu tabiatlar da ‘anâsır-i erba’a’ [= dört unsur] denen ateş, hava, su ve topraktan ibaret unsurların etkilerinden oluşur. Ah­lât-i erba’a yani dört hıltın insan vücudundaki oranlarının artma ve azalmasının demevî, balgam!, safravî ve sevdâî gibi mizaçların ortaya çıkmasına sebep olduğuna inanılmıştır. Böylece insanın sa­dece bedenindeki organik yapının değil ahlâkî yapısının da etkilendiği düşünülmüştür. Buna göre çabuk öfkelenmek yahut korkmak veya kan dökücü olmak vb. karakterler de bu ‘hıltların vücutta­ki oranları ile ilgili hususlardan sayılıyordu. İşte Fuzûlî gülü kan dökmeye meyilli ve muhtemelen demevî mizaçlı bir şahsa benzeterek, suyun onun bünyesine bir an önce girip bu mizaç dengesini değiştirmesini ümit etmektedir.
16-Aslında toprak demek olan “tıyn” kökünden türetilen “tıynet” kelimesi insanın yaratılışı, fıtratı ve mayası anlamında bir tabirdir. “Rûşen kılmak” apaçık belli etmek, “iktidâ kılmak” ise tabi olup uy­mak demektir. Esas anlamı çokça övülmüş demek olan Ahmed ismi Hz. Muhammed’in Kur’an’da geçen isimlerinden olup “Muhtâr” onun seçilmiş bir peygamber oluşunu belirten bir sıfatıdır. Tabi­
atta daha çok denizler ve akarsularda bulunan su, esas itibarıyla temiz olup aynı zamanda temizle­me özelliği olan bir unsurdur. Şair aslında suyun yaratılışında var olan bu özelliğine şairane bir yorum getirerek onun, Hz. Muhammed’in yoluna uyduğu için böylece temiz ve temizleyici olduğunu ifade etmektedir (hüsnütalil). Bu beyitte suyun Hz. Muhammed’in yoluna girmesi ile yukarıda 11. beyitte sevgiliye âşık olarak onun yoluna koyulması arasında ince bir ilişki bulunmaktadır. Bu beyit kasidenin giriş kısmının (nesih) bitip methe geçişin başladığı beyittir (gürizgâh).
“Seyyid” ileri gelen, önder ve efendi, “nev’” yahut “nevi”‘ cins, sınıf, “nev’-i beşer” ise insan soyu de­mektir. Bilindiği üzere Hz. Muhammed hakkında edebiyatta en yaygın olarak kullanılan benzetme­lerden biri onun bir ‘dürr-i yektâ’ yani eşi benzeri bulunmayan bir inci olduğudur. Fuzûlî’nin şiiri­nin en belirgin özelliklerinden birisi de kendisinden önce söylenmişleri daima bir perde aşmak ve
sürekli daha yeni şeyler üretmektir. Öyle anlaşılıyor ki şair burada Hz.Peygamber için kullanılan bu tabir yerine onu, her biri değerli birer inci gibi olan sözleri sebebiyle “deryâ-yı dürr-i ıstıfâ” [=seçme inci denizi] şeklinde vasıflandırmayı daha uygun görmüştür. Her türlü kötülüğün iyice arttı­ğı Cahiliye Devri’nde gelen ve çevresindeki kötülükleri iyiliğe çeviren bir peygamber olduğundan,Fuzûlî onu mucizeleri kötülük ateşleri üzerine su serpen bir peygamber olarak nitelendirmektedir.
Bu ifade aynı zamanda Allah’ın Hz. Muhammed için söylediği “Biz seni ancak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik” (Enbiyâ, 107) ayetine çağrışım yapacak bir biçimde kullanılmıştır. Bilindiği üzere Türkçede günümüzde dahi, özellikle ihtiyarlar yağmur yerine “rahmet” demektedirler. Beyitteki “âteş” ve “su” ibareleri aralannda zıtlık oluşturmak üzere kullanılmışlardır (tezat).
Burada Ziyâd b. Haris es-Sudâî’den nakledilen bir hadise işaret edilmiştir. Ziyâd’ın kavminden bir heyet gelip yazın kuyularının kuruması sebebiyle susuzluk çektiklerini, zor durumda kaldıklarını bildirir. Bunun üzerine Hz. Muhammed yedi tane çakıl taşı getirterek bunları elinde ovuşturup dua eder ve memleketlerine gittiklerinde bunlan Allah’ın adını anarak sıra ile söz konusu kuyuya atma­
larını söyler. Bu hadiseden sonra kuyuda öyle çok su oluşmuş ki kimse bir daha kuyunun dibini gö­rememiş. Şair önce nebilik müessesesini âdeta solmakta olan bir gül bahçesi şeklinde ima ediyor.
Çünkü Hz. isa’dan sonra uzun yıllar boyunca peygamber gelmediğinden insanlar yollarını şaşırmış­lardır. Sonra da hem bu mucizeye işaret ederek, hem de suyun bahçeleri yeşertmesini kastederek;sert taşlann dahi onun peygamberlik bahçesini âdeta tazelemek için su çıkardıkları yorumunu geliş­tiriyor. Bilindiği üzere mucize peygamberlere has bir Allah vergisi olup hemen bütün peygamberler bir mucize ile gönderilmişlerdir. Şair Hz. Muhammed’in peygamberliğini bir gül bahçesi, yukarıda bahsi geçen çakıl taşlarından su çıkması hadisesini de mucizesi ile bu bahçenin sulanıp tazeliğinin artması ve güzelleşmesi olarak görmektedir.
“Bahr” deniz, “bahr-i bî-pâyân” ise ucu bucağı olmayan deniz demektir. “Âteşhâne” ateşe tapanla­rın yani mecusîlerin tapınaklarına denir. Hz. Muhammed’in doğduğu gece, mecûsîlerin Istahrâbâd şehrinde bulunan ve asırlar boyunca hiç sönmeden yanan büyük ateşleri ilk olarak sönmüştü. İslâm tarihçileri bu hadiseyi dünyaya bir peygamber gelişinin alâmeti olarak belirtirler ve şairler Hz. Muhammed’i överken bu hususu sık sık belirtirler. Ancak Fuzûlî burada bir değil “min min” [= binler­ce] Mecusî tapınağına su ulaştığını, yani ateşlerinin söndüğünü belirtmektedir. Kolayca anlaşılacağı üzere burada Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce iran’da yaygın bulunan bu tapınakların,
islâm’ın yayılmasından sonra hemen tamamen yok olmalarına işaret edilmektedir.
Câbir bin Abdullah’tan rivayet edilen bir hadise göre, Medine’den gelen Müslümanların Kabe’yi ser­bestçe tavaf edebilmek için Hudeybiye sulhunu yaptıkları gün herkes çok susuz ve zor durumdakalmıştı.
Ağlayacak bir hâlde gelip ellerindeki bir kırbayı göstererek “Yâ Resûlallah! Bu sudan başka ne içecek ne de abdest alacak suyumuz yok” demeleri üzerine Hz. Peygamber elini getirilen su tulumu­nun içine sokmuş ve parmaklanndan pınar gibi sular akmaya başlamıştı. Hadisi rivayet eden şahıs, Câbir’e “O gün kaç kişiydiniz?” diye sorduğunda Câbir’in “Bin beş yüz kişiydik ama eğer yüz bin kişi de olsaydık su yine bize yeterdi” dediği bildirilmektedir. Hz. Muhammed’in değişik zamanlarda çok az miktardaki suyu elini kaba sokarak çok kimseye yetecek kadar çoğalttığı, kurak çölde yere çukurkazdırıp elini içine koyarak oradan su kaynamasını sağladığına dair (bk. res. 129, 130) pek çok hadis rivayet edilmiştir. Ancak Fuzûlî’nin, “şiddet günü” [= sıkıntı günü] demesi, aynı zamanda Hz. Muhammed’in Tebük Seferi’ni de akla getirmektedir. Çünkü Kur’an’da bu sefer için “Sâ’atü’1-usra” [= zorluk saati, vakti] dendiği gibi, Hz. Peygamber o seferde de parmaklarından akan su ile bütün ordunun susuzluğunu gidermişti. Şairin Hz. Peygamber’in parmakları ile “parmak dişlemek” [= hayretten parmağını ısırmak] deyimi arasında ortak bulunan “parmak” ilişkisini özellikle tercih etti­ği görülmektedir.
Bu beyitteki “dost” [= arkadaş] ve “zehr-i mâr” [= yılan zehiri] kelimeleri, okuyucunun zihninde derhâl Hz. Muhammed ve Ebubekir’in Mekke’den Medine’ye giderlerken gizlenmek için girdikleri mağarada delikten çıkan yılanı ve Hz. Ebubekir’in yılan Hz. Peygamber’e zarar vermesin diye ayağı­nı deliğe dayaması hadisesini canlandırmaktadır. Hâlid bin Veltd’in çevresindekilerin engellemesine rağmen bilerek çok etkili bir zehir içtiği, aynı şekilde Hz. Ömer’in de Bizans elçisinin karşısında bir zehri içtiği fakat kendilerine hiçbir şey olmadığı rivayet edilmektedir. Fuzûlî bu beyitteki ifadesiyle her biri Hz. Peygamber’in yakın dostları olan bu kimselerin olağanüstü hâl ve fedakârlıklarını imaediyor olmalıdır. Düşmanının içtiği suyun yılan zehirine dönmesi ise, yine Tebük seferinden dö­nüşte Semûd kavminin harabelerinden geçerlerken, Hz. Muhammed’in oradaki su birikintisinden su içmek isteyen esbabını, o suyun zehirli olduğu gerekçesi ile engellemesine ve o suyla yoğurdukları hamurlan dahi döktürmesine bir işaret olabilir (telmih).
Arapça asıllı “katre” kelimesi damla, “vuzu’” ise abdest anlamındadır. Azerî Türkçesinde “min” bin, “urgaç” vurduğu zaman demek olup burada abdest için yüze su vurulması kastedilmektedir. “Hz.Muhammed’in abdest alışını ima ve tasvir eden bu beyitte, onun abdest için yüzüne çarptığı her su­dan binlerce rahmet deryası dal­galandığı ifade edilmektedir.
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 107) mealindeki ayetten de anlaşılaca­ğı üzere, Hz. Muhammed’den Kur’an’da “rahmet” [= iyilik, gü­zellik] olarak bahsedilmektedir. Fuzûlî’nin onun yanağından et­rafa sıçrayan damlaları rahmet deryasına benzetmesi böyle bir ilgiyi kastederek, damlayı övgü amacıyla deniz şeklinde ifade et­mesinden kaynaklanmış olabilir. “Rahmet” aynı zamanda Allah’ın kullarına acıyıp onları bağışla­ması demektir. Hz. Peygam­ber’in hadislerinden anlaşıldığı­na göre şartlarına uygun olarak yani kendisinin uyguladığı şekil­de alınan her abdest, insanın bü­tün günahlarının bağışlanmasına sebep olacak kadar güçlü ve Al­lah’ın rahmetini celp edecek bir ibadettir. Beytin ima ettiği bütün bu anlamlardan başka asıl hede­fi; yukarıda bahsedilen Tebük Seferi’nden dünüşte İslâm ordusu susuzluk içinde olduğu hâlde Tebük kaynağına varıldığında, oradan bir kabı dolduracak kadar az su alınarak Hz. Muhammed’e getirilmesi ve kendilerinin o az miktarda suyla abdest alarak suyu kaynağa geri serpmesi, ardından ucu demirli üç sopayı kaynağa saplamasıyla derhâl billûr gibi üç su kaynağı fışkırması hadisesine işaret etmektir. Allah Resulü’nün bu su hakkında “Yâ Muaz! Uzun ömrün olsaydı, çok geçmeden bu su ile buralann bağ ve bahçelerle dolduğunu görürdün” dediği rivayet edilmektedir. Beyitte “katre” [= damla] ve “bahr” deniz kelimeleri, büyüklük ve küçüklük itibarıyla zıt kavramlar olduklarından özellikle kullanılmışlardır (tezat).
Daha önce de pek çok örneği görüldüğü üzere bu edebiyatta yerde ve gökte bulunan her şey sevgiliye hayrandır. Ay, güneş, denizler, hayvanlar bitkiler bütün canlılar… İşte şair bu edebî geleneğe uyarak suyu, Müslümanların gerçek sevgilisinin ayağının toprağına ulaşmaya gayret ederken tasvir etmekte; onun akarken taşlara çarparak kırılıp köpürmesini, başını taştan taşa vuran bir çılgın âşık gibi pey­gamberin ayağının toprağına ulaşmaya çalışıyor olarak yorumlamaktadır (teşhis). Su hakkında “âvâ­re” [= başı boş] gezinen çılgın bir şahıs yorumunun yapılması, meyilli ve boş bulduğu her yere şuur­suzca ve elinde olmadan akarak bu haliyle sevgiliye olan aşk ve iştiyakından dolayı âdeta Mecnun gi­bi aklını yitirmiş bir hâlde bulunduğunu vurgulamak içindir. Ayak basılan toprak demek olan “hâk-i pây” ile burada Hz. Muhammed’in sağlığında gezindiği, ayağını bastığı topraklar kastedilmektedir.
Eskiler havada uçuşan gözle görülemeyecek kadar, küçük toz parçacıklarına “zerre” diyorlardı. Loş bir yere dışarıdan sızan parlak güneş ışıkları sayesinde görülebilen bu parçacıklar, dikkat edilecek olursa her biri gökyüzündeki yıldızlar gibi parlayarak uçuşur dururlar. Ancak burada şairin “zerre zerre” [= her zerresi ile] ifadesi ile suyun zerrelerini ifade ettiği ve güçlü bir ihtimalle şelâle vb. yer­lerden kuvvetle akarken etrafa yine toz bulutu gibi saçılan su zerreciklerini kastettiği anlaşılmakta­dır. Havaya dağılan bu su zerreciklerinin oluşturduğu buluta bir de güneş vurursa bazen gökkuşağı şeklinde nefis renk cümbüşü ortaya çıkar. İşte şair bu haliyle suyu, onun kapısına gidip oradaki toprağı aydınlatmak, hiç olmazsa böylece ona bir hizmette bulunmak isteyen biri gibi düşünmekte­dir (teşhis). Öyle ki paramparça da olsa bu yoldan dönmeyecektir.
“Zikr” bir şeyi anmak yahut söylemek demek olmakla birlikte burada özellikle tercih edilen “vird” [=daha çok tarikat mensuplarının belli zaman ve sayılarda okumayı âdet hâline getirdikleri Allah’ın isim­leri, selâmlar, dua veya ayetler] kelimesi ile de eş anlamlı bulunduğundan bu uzak anlamına da işaret edecek şekilde kullanılmıştır (ihamıtenasüp). Esas anlamı bir nesnenin sıfatlarını saymak demek olan “na’t” kelimesi, bir edebî tabir olarak özellikle Hz. Muhammed’i tasvir ve tarif eden şiirler hakkında alem olmuştur. Dolayısıyla “zikr-i na’tün virdi” demek, “senin sıfatlarının peşpeşe anılıp sıralanması” demektir, içki içen kimselerin özellikle uyuyup uyandıklarında başlarında oluşan ağnya “humâr” de­nir. Şair bu ağrıdan kurtulmak için, ayyaşların su içmelerini örnek göstererek, onlar nasıl su içerlerse “ehl-i hatâ” [= yanlış işler yapan kimseler] da senin vasıflarını ve övgülerini tespih çekercesine çokça anmayı kendilerine “dermân” [= dertten kurtulma, iyileşme, iyileşme çaresi] bilirler demektedir. Kat’î olduğu iddia edilemez ancak, öyle hissediliyor ki şair burada “ehl-i hatâ” ibaresiyle divanları şarap, iç­ki meclisi ve meyhanelerle dolu olan şairlere ince bir imada bulunarak; bunların çoğunun divanında yer tutan peygamber naatlerini de bu hatanın derdinin dermanı olarak yorumlamaktadır.
Fakat burada Fuzûlî’nin Hz. Muhammed’in hayatı ile ilgili temas etmek istediği asıl husus, meşhur şair Ka’b b. Züheyr ile ilgili olan hadisedir. Ka’b Müslüman olmadan önce Hz. Peygamberi ve ailesi­ni ağır bir dille hicvettiğinden kanı helâl kılınmış, görüldüğü yerde öldürülmesi emredilmişti. Fakat daha sonra Müslüman olup Hz. Muhammed için bir kaside yazarak tanınmayacak bir şekilde huzu­runa çıkmış, “Ka’b huzurunuza Müslüman olarak gelse onu affeder misiniz?” diye sorup olumlu ce­vap alınca kendisini tanıtmış ve nazmettiği kasideyi okumuştu. “Peygamber dünyayı aydınlatan bir meşaledir, Allah’ın şerri kesip atmak için çekilmiş kılıcıdır” beytine geldiğinde Hz. Muhammed elinde verecek bir şeyi bulunmadığından şaire sırtındaki hırkasını çıkartıp vermişti. Bundan dolayı bu ese­re Kasîde-i Bürde adı verilmiştir. İşte Fuzûlî’nin “Hatâ ehli kimseler senin naatını vird etmeyi kendilerine derman bilirler” demesi bundan dolayıdır. Şair kendisi de böyle bir naat nazmetmekle aynı manevî lutfa erişme ümidinde olmalıdır. Eskiden Araplarda ve Türklerde hastalara şifa için naat okuma âdeti bulunduğu da düşünülecek olursa buradaki “dermân” kelimesinin anlamı daha bariz olarak ortaya çıkar sanırız.
Aslen Arapça olan “habîb” kelimesi sevgili demektir. Hadislerinden bazılarında
Hz. Muhammed kendisini “habîbullah” [= Allah’ın sevgilisi, en çok sevdiği insan] olarak vasıflandırmıştır. “Beşer” in­san, “hayrü’l-beşer” insanların hayırlısı, “müştâk” ise şevk ve aşkla özleyen, can atan demektir. Fu­zûlî burada Hz. Peygamber’e olan sevgisini bir karşılaştırmayla nasıl “leb-teşne” [= dudağı susamış, dudağı susuzluktan kurumuş] kimseler “hemvâre” [= daima, aralıksız, sürekli] su isterlerse, kendi­sinin de Hz. Peygamberi öylesine arzuladığım onu böyle bir hasretle özlediğini belirtmektedir. Be­yitte Âzerî Türkçesinin bir söyleyiş şekli olarak geçen “eyle kim” [= öyle ki] ibaresi günümüz Türk­çesine çevrilirken daha çok ‘gibi’ şeklinde aktarılmaktadır.
Günümüzde daha çok hikmet ve Al­lah dostlarından zuhur eden olağa­nüstü hâller için kullanılan “kerâ­met” kelimesi burada daha çok izzet, şeref, lütuf ve cömertlik anlamlarına gelecek şekilde kullanılmıştır. Daha önce de çeşitli kullanılış şekilleri geçtiği üzere “bahr” [= deniz] ben­zetmesi bir şeyin çokluğunu vurgu­lamak için yapılır. Bu durumda “bahr-i kerâmet” deniz gibi bol ve uçsuz bucaksız ihsan ve cömertlikler demektir. “Mi’râc” Hz. Muham­med’in bir gece evinden alınarak gö­ğe çıkarılması mucizesi; “feyz” ise ‘ilim, bereket, bağış, manevî mutlu­luk vb. anlamları içine alan geniş bir kavramdır. Eskiler bir astronomi ta­biri olarak hareket hâlindeki gök ci­simlerine “seyyar” veya “seyyâre”; hareketsiz duranlara da “sâbit” veya “sâbite” derlerdi.
Hemen şunu hatırlatmak gerekir ki o devirde insanlar, yaprak yahut muh­telif cisimler üzerine çiğ yağmasının fizikî sebeplerim çok iyi izah edebili­yorlardı. Deniz ve nehirlerden güne­şin harareti sebebiyle yükselen su buharı gece serinliğinde bir imbik içindeki buharın sıvılaşması gibi sı-vılaşarak cisimleri nemlendiriyordu. Bu gibi konulara bütün eserlerinde ayrı bir ilgi ile yaklaşan Fuzûlî’nin burada “bahr” [= deniz], “şeb-nem” [= gece nemi, çiğ] ve “şeb” [= gece] kelimelerini rastgele kullanmış olabileceğine inanmak mümkün değildir. Tabii ki kerâmet bir denize ve feyiz de gece yağan çiğ tanele­rine benzetildiğine göre ortada gerçek anlamda bir deniz ve çiğ yağması gibi bir durum yoktur. Bey­tin bütün amacı büyük kerem sahibi bir peygamberin Mirac gecesinde manevî feyiz ve bereketiyle göklere şeref verdiğinin vurgulanmasıdır. Aynı şekilde sabit ve seyyar yıldızlara ulaştırılan su da ko­layca anlaşılacağı üzere çiğ gibi her yanı saran feyiz ve manevî tesirden kinayedir. Fuzûlî’nin bu ba­histe gezegenlerden söz etmesi, özellikle ‘Mi’râc-nâme’ türü eserlerde bu mucize anlatılırken o dev­rin astronomi nazariyelerine göre çeşitli gezegenlerin Hz. Muhammed’in huzuruna gelerek ondan dua ve bereket kazanmaları şeklinde düşünülen, tamamen hayal ürünü olarak geliştirilmiş edebî motiflere bir işarette bulunmak amacını taşımaktadır.
28-Güneşin bir noktadan çıkan ve yeryüzüne yayılan ışıklarının bir çeşmeden çıkarak parlayan suya benzetilmesinden kaynaklanan “çeşme-i hûrşîd” [= güneş çeşmesi] tabiri ile şairler çok değişik söz oyunları geliştirip hayaller kurmuşlardır, içimi hafif ve lezzetli su demek olan “zülâl” ile şair güneş­ten yeryüzüne yayılan bereketi sembolize etmek üzere “zülâl-i feyz” [= feyiz ve bereket zülâli] terki­bini kullanmıştır. Hz. Muhammed’in evi ile mescidi birbirine bitişik mekânlarda idi. Vefatı üzerine yatağının bulunduğu yere defnedilmiş ve evinin bulunduğu yer kabre dönüştürülmüştü. Günü­müzde Medine’de Ravza-i Mutahhara yahut Mescid-i Nebevî diye andığımız mekân çeşitli zaman­larda Müslüman hükümdarlar ve özellikle Osmanlı hükümdarları tarafından onarılarak ihtiyaca gö­re genişletilmiştir, işte Fuzûlî bu durumu kastederek, eğer bu yenileme ve onarım işini yapan mi­mara su gerekirse, bu iş için ancak güneş çeşmesinden akan bereket suyunun lâyık olabileceğini söylemekte; böylece Hz. Peygamber’in kabrine ve ona verilen değeri vurgulamaktadır.
Bilindiği gibi Osmanlı sultanları Mekke ve Medine gibi mukaddes beldelerin hizmetinde harcan­mak üzere her yıl “Sürre Alayı” ile büyük servetler gönderirlerdi. Bunun yanı sıra Kabe’yi ve Rav-za’yı âdeta yeni baştan inşa eden Osmanlıların, buraların hizmetine harcanmak üzere kurduklan va­kıfların sayısı belirsizdir. Buralara olduğu kadar Hac yollarına da büyük hizmetler verilmiş, Kanu-nî’nin kızı Mihrimah Sultan, neredeyse bu yolda bütün servetini harcayarak daha önce Harunürre-şîd’in hanımı Zübeyde’nin inşa ettirdiği Aynüzzübeyde su yollarını yeniden aynı isimle ihya ettirmiş ve Şam’ın tatlı suyunu Arafat’a kadar ulaştırmıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in kabrini onaracak mimara su gerektiğinde “çeşme-i hûrşîd”den [= altın renkli güneş çeşmesinden, mihr kaynağından, mihrin para musluğundan] su gelmesi ifadesi; sanki “Mihrimah” gibi güneşi çağrıştıran bir ismi ima etmek üzere kullanılmış intibaını uyandırmaktadır.
29-Beytin ilk mısraında yer alan “dûzeh” [= cehennem], “nâr” [= ateş], “sûzân” [= yanan] kelimelerinin oluşturduğu ateş ile ilgili kavramlann sıcaklığı ile ikinci mısrada yer alan “ebr” [= bulut] ve su keli­melerinin serinliği arasındaki tezat derhâl kendini hissettirmektedir. İslâmî akideye göre kulun Al­lah’a karşı tavrını tarif etmek üzere geliştirilen “havf ü recâ” yahut “bîm ü ümîd” [= korku ve ümit] tabirine imada bulunmak üzere beyitte bu iki kelime özellikle tercih edilmişlerdir. Şair ahiret gü­nünde Allah’ın cehenneminden korkmaktadır. Ancak o günde Hz. Peygamber’in ihsan ve şefaatin­den de ümitlidir. Beyitte günümüzde de kullanmakta olduğumuz “yüreğe su serpme” deyimi çok ustaca bir üslûpla işlenmektedir.
Bilindiği üzere kasideler muhatabı olan kimselerden bir şeyler talep etmek için nazmedilen eserler­dir. Bu beyitten şairin bu eserini ahiret gününde Hz. Muhammed’in şefaatini istemek üzere nazme-derek onun manevî şahsiyetine sunduğu anlaşılmaktadır.
30- “Yümn” uğur ve bereket, “na’t” ise Hz. Peygamberi öven şiirler demek olduğuna göre “yümn-i na’t” bu şiirlerin bereket ve uğuru demektir. Hem bir tevazu ifadesi hem de ustaca övünmenin yer aldığı bu beytinde Fuzûlî, sözlerini Nisan bulutundan inen bir yağmur damlasına benzetiyor. Bu aynı za­manda parlak bir yağmur damlası imajından hareketle eskilerin ‘şi’r-i âbdâr’ [= parlak ve taze şiir] dedikleri zengin anlamlarla dolu ve yepyeni sözlerden oluşan şiire işaret teşkil etmektedir. Dikkat edilecek olursa burada şairin kendisi Nisan bulutu makamında yani bol ve bereketli şiirler söyleme konumundadır. İşte bu sözler Nisan bulutundan düşen bir damla gibi mütevazi iken Hz. Muham­medî övmenin bereketi ile bir anda “lü’lü’-i şehvâr” [= padişahlara lâyık inci] oluvermişlerdir. Ko­layca anlaşılacağı üzere burada incinin, eskilerin inancına göre Nisan bulutundan inen bir damlanın istiridye içine yerleşmesi sonucu oluştuğu hakkındaki inanışa bir işaret vardır. Güya her yıl bu ayda istiridyeler denizden karaya çıkarak ağızlarını açarlar ve bir yağmur tanesi yutarak denize geri dö­nerlermiş. Dikkat edilecek olursa şair kendisini övmekle beraber, yağmur damlası gibi sözlerinin iri ve çok değerli inciye dönüşmesinin hikmetine Hz. Peygamber’i sebep göstererek eseri boyunca sür­dürdüğü övgülerine devam etmeyi de ihmal etmemektedir.
31-32 Fuzûlî’nin şiirinin en belirgin özelliklerinden birisi, kelimelerden başka cümleleri de iki anlama gelecek şekilde kullanma konusunda büyük bir ustalık göstermesidir. İki beytin birbirine bağlana­rak bir cümle oluşturduğu bu ibarede ilk beyit iki anlama gelecek şekilde kullanılmıştır.
Bunlardan ilki yukarıda nesre çevrildiği gibidir. Şair Kur’an’daki “Sen onları hasret günü hakkında uyar. Çünkü onlar gafletin içine dalmış oldukları hâlde…” (Meryem, 39) mealindeki ayete telmihte bu­lunarak ve ayette geçen “hasret” [= pişmanlık, hayıflanma, üzüntü], “uyarma” ve “gaflet” ibarelerini özellikle seçerek bir tasvir geliştirmektedir. Buna göre Fuzûlî, bütün insanların mezarlarından kal­dırılarak bir yere haşrolunacakları yani toplanacakları bir gün demek olan “rûz-i haşr”de [= kıyamet günü], dünyada iken “hâb-i gaflet” [= gaflet uykusu] içinde bulunan kimsenin, “hasret” [= pişman­lık] gözyaşlarını “dîde-i bîdâr”ına [=uyanan gözüne] dökeceğini ifade ederek; böyle bir günde senin yüzünü görmekten mahrum olmamayı ümit ediyorum demektedir. Fuzûlî, Hz. Peygamber’in “vus- lat”ını [= kavuşma] bir çeşmeye benzeterek kendisini de “teşne-i dîdâr” [= sevgilinin yüzünü görme­ye susamış] olarak nitelendirmekte ve bu çeşmenin suyundan yani Hz. Muhammed’in yüzünü gör­me suyundan gözünün kana kana içmesini -yani gözünün onu bol bol görmesini- ümit etmektedir.
31. beytin diğer bir yoruma göre nesre çevrilişi ise şöyledir: “Gaflet uykusundan uyanık olan -yani gaflet uykusuna dalmayan- kimse, kıyamet günü olduğunda hasret gözyaşlarından uykusuz gözleri­ne su döktüğünde…” Buna göre burada dünyada iken gaflet uykusuna yakalanmayan, sürekli uya­nık olan bir kimse söz konusu edilmektedir. Böyle bir kimse kıyamet günü olduğunda “hasret” [= hararetle özleyiş] gözyaşlarını “bîdâr” [= uykusuz] gözlerine -âdeta “Bu kadar uyanık durdun, biraz daha dayan, şimdi sevgiliyi göreceksin!” dercesine- serpmektedir. Âdeta ne cennet ne de cehennem kaygısındadır, sadece sevgilinin yüzünü görmeye hasrettir, işte böyle bir günde Fuzûlî sevgilinin yüzünden mahrum olmama ümidi içindedir.