Kategori arşivi: Şiir Tahlilleri

”İstiklal Marşı” Şiir Tahlili

 İSTİKLAL MARŞI – M. AKİF ERSOY
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak
Mehmet Akif  Türk milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.
Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!
Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.
Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım
Şair “ben” diyor.(Ancak kast ettiği mana aslında bizdir türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan avrupalılara meydan okuyor.
20. asrın başında avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.
Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın
Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir
Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım
Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizinde ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.
Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır
Edebi açıdan İstiklal Marşı
İstiklâl Marşı 41 mısradır. Aruz vezninin Fe’ilâtün/ fe’ilâtün/ fe’ilâtün/ fe’ilün, kalıbıyla yazılmıştır.
1- BİRİNCİ KIT’A
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
1. Kıt’anın Manası:
Ey Milletim ye’se düşme; Allah’tan ümidini kesme; Endişelenme. Batı ufkunun gurup haline bakarak hüzünlenme. Akşam ufkunun şafak kızıllığı sönebilir; bir alev, bir ateş gibi parlayan alsancağım milletimin son ferdi kalana kadar emin ve korkusuzca dalgalanacaktır; asla sönmeyecektir.
Âkif, 3. ve 4. mısralarda, Türk Milletinin istiklâline sarsılmaz imanını korkunç gök gürültüleri gibi haykırıyor. Bayrağın semalarda dalgalanışını Türk milletinin varlığı, kaderi ve talihiyle aynı görüyor. Bir imanı, bir hükmü haykırıyor: Milletimiz var oldukça, Bayrağımız göklerde nazlı nazlı dalgalanmaya devam edecektir.
2- İKİNCİ KIT’A
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül…Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
2. Kıt’anın Manası
M.Âkif, İstiklâl Marşı’nın tamamında inanmış adam, vefalı insan görüntüsünden asla taviz vermemiştir. Bu inanmışlık ve samimiyet içerisinde bir canlıya seslenir gibi Bayrağa seslenir.
Ey benim güzel Bayrağım, ey benim hilal kaşlım! Öyle dargın gibi kaşlarını çatma. Senin kaşlarını çatman, bu Milleti derinden yaralar, üzer. Hem niçin bize kızmış gibi bakıyorsun?
Senin Millete güleryüz göstermen hayat verir, canlılık, dirilik verir. Bu Millet buna layıktır.
Benim kahraman milletim hürriyet uğruna oluk oluk kan döktü. Gerekirse bundan sonra da döker. Hem benim Milletim Bayrağına renk olarak sadece al kanının rengini uygun görmüştür. Milletimin uğruna baş koyduğu, can verdiği, İstiklâl simgesi olan Bayrak Milletime gülmezse, Millet de kanını helal etmeyecektir. Bu fedakarlığa karşılık senden sadece güleryüz bekliyoruz.
İstiklâl ve bağımsızlık, Allah’tan başka mabut tanımayan Milletimin Hakkıdır. Bundan asla şüphe edilemez.
Şubat 1921. Taceddin Dergahı’nda merdivenden çıkınca hemen sol taraftaki küçük odada, rafta idare (küçük gaz lambası) yanmakta; yer yatağında yatmakta olan Mehmet Âkif uyanmış, kağıt arıyor. Yok. Eline geçirdiği kurşun kalemle yer yatağının sağındaki duvara dönmüş; pınar gibi ilham fışkıran imanlı bağrından çıkan, Türk’ün tarihini ve ebedi geleceğini bir mısrada anlatan kıt’ayı yazıyor. Sabah namazı ezanına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya meb’usu) M. Âkif’i elindeki çakısı ile duvardaki (kağıda aldığı) kıt’ayı kazırken görüyor.
3- ÜÇÜNCÜ KIT’A
Şairin, Bayrağımıza yönelip, kurban olayım diye başlayan ikinci dörtlüğünden sonra, 3. kıt’ada bir meydan okuma görülüyor.
Bu kıt’ada benzeyen de benzetilen de yapmacık değil, sade, samimi tabii ve doğaldır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
3. Kıt’anın Manası:
Bu Millet tarihin her döneminde hür yaşamış, bundan sonra da hür yaşayacaktır. Bu Milleti esarete teşebbüs, çılgınlığın ta kendisidir. Böyle bir şeye tevessül edenin ahvaline şaşarım! Çünkü o bu hareketinden dolayı başına gelecekleri düşünemeyecek kadar çıldırmış biri yahut birileri olmalıdır.
Kükremiş azgın suların hiç bir sed tanımadan önündeki engelleri çiğneyip aştığı gibi, ben de değil mahkum olmak; gerekirse dağları yırtar enginlere sığmam taşarım.
Bir başka açıdan…
Ben ezelden beridir hür yaşadım diyerek bir mısranın yarısına, san’at kudreti ile ikibin beşyüz senelik Türk tarihini sığdırıyor. “Hür yaşarım” diyerek Türk’ün hür yaşamak karakterini, azmini ve sonsuza kadar ebediyyen hür yaşayacağını; geleceğini haykırıyor. Böyle bir milleti esir etmeyi hayal edenlere şaşılır.
3. Mısrada Türk’ün kuvveti, kudreti ve haşmeti vardır. Hürriyetine mani olan, sed çeken her şeyi ezecek bir sel gibidir. Zaten Orta Asya’dan Altay Dağları’ndan Tuna Boyları’na akan bir sel gibidir.
4. Mısrada, tarihte dağ yırtmış olmanın kudretini, gururunu yani: Ergenekon Türklerini, Ergenekon Destanını hatırlatır. Ezcümle, tarihin ilk devirlerinden beri hür yaşayan Türk, ebediyen de hür yaşayacaktır. Buna mani olmak isteyenleri dağları yırtan kuvveti ile sel gibi ezer, aşar.
4- DÖRDÜNCÜ KIT’A
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar;
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
4. Kıt’anın Manası:
Batı çelik zırhlı bir duvar misâli bütün âfâkı doldurmuş üstümüze geliyor.
Püfff! Bunda telaş edecek ne var ki? Çünkü bu vahşi saldırılara karşı benim öylesine güçlü ve emin bir sığınağım var ki bunu, Batı âleminin hafsalası dahi almaz. Bu sığınak, bu serhad iman dolu göğsümdür.
Medeniyyet denilen sahte, yalancı, vahşi, saldırgan ama gerçekte güçsüz canavar, ulusun dursun. Sonu yaklaşmış olan bu canavar, Milletimin göğsündeki imanı boğmaya yetmeyeceği gibi, onun gebermesi Milletimin eliyle olacaktır.
Bir San’at İnceliği
Çoğu insanımız eski yazıyı bilmez… Eski yazıda (Osmanlıca yazıda) iki türlü “n” harfi vardır. Biri “nun” harfi ile yazılır, diğeri “kef (nazal n)” ile yazılır. Şair gerektiğinde “nun” kullanmış, gerektiğinde “kef (nazal n)” kullanmış. Bu kıt’anın üçüncü mısrasında geçen “ulusun” kelimesinin sonuna “nun” koymuş; emir verildiği zaman “nun” kullanılır.
Sen görevlisin, sen hastasın gibi kelimelerde “kef” yani nazal n kullanılır. Burada ise (ulusun kelimesinde) “nun” kullanmıştır. Yani burada tevriye san’atı yoktur. Buradaki kelimenin sonuna “nun” koymak suretiyle: bırak o “ulumak fiilini işlesin” denmek istenmiştir.
Bir Başka Açıdan
Ulusun: Kelimenin kökü: hayvanlar için kullanılan -ulumak-fiilidir. İstilacı, sömürgeci, saldırgan, sahte “medeniyet” yaptığı vahşiliklerden canavara: Silahları ile çıkardığı seslerde hayvan ulumasına benzetilmiş. Zaten ulumak, boğmak ve canavar kelimeleri arasında uygunluk var.
Okunuşu: “Ulusun” sözünü okurken, ayaklarımızın altında, ölmek üzere uluyan bir köpeğe hitab ediyormuş gibi küçük gören, aşağılayıcı, hakaretli bir sesle okunmalıdır.
“Medeniyet”: Rahmetli M. Âkif, şiirlerinde manasını, esas anlamından düşük gördüğü kelimeyi “tırnak” işareti içinde kullanmıştır. Burada, yukarıda arzettiğim sahte medeniyeti kasdettiği için böyle yazılmıştır. M. Âkif asla medeniyyete düşman değildi. Bilakis, geriliğin düşmanı idi.
İlim ve çalışma tavsiye ediyordu. Körü körüne Avrupa hayranı olmayın, batının sadece ilmini tez elden alın diyordu.
5- BEŞİNCİ KIT’A
Ve bir sesleniş:
Arkadaş! yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
5. Kıt’anın Manası:
Arkadaş!
Şehidler beldesi Yurduma, hain düşmanın girmesine fırsat verme. Sen düşmanı kovmak için gerekirse şehid olmayı göze alır, canını siper edersen, Allah vaadettiği zaferini sana verecek, Seni düşmanlarına galip getirecektir.
Hem bu zafer günleri öylesine yakın ki… Kimbilir? Belki yarın, belki de ondan daha yakın bir zamanda o zaferi göreceksin.
6- ALTINCI KIT’A
Şair, bu kıt’ada vatan denen toprağın kutsallığını hatırlatır ve şöyle seslenir:
Bastığın yerleri, “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
6. Kıt’anın manası:
Bastığın yerleri toprak sanarak yürüyüp gitme. Bu toprağın altında bin yıldır bu beldeleri vatan yapmak ve vatanını savunmak için çarpışmış bu uğurda şehid olmuş sayısız insan yatıyor.
Onların kimi senin baban, deden. Soy kütüğünden geriye doğru gidersen hiç şüphen olmasın, bu topraklar altında hem de çok yakınlarının şehid olarak yattığını göreceksin.
Bu toprakları ataların gibi koruyamazsan yazık olur. Hem onları da üzmüş olursun.
Bütün dünyaları alsan dahi bu Cennet vatanı, veremezsin; vermemelisin.
Bir Başka Açıdan…
Şehid: Dini, vatanı, milleti ve namusu için savaşarak veya vazife başında canını veren (ölen) müslüman. Askerlikte en yüksek mertebe şehidliktir.
Dünyada Türk Milleti kadar vatanı için şehid veren başka bir Millet yoktur. Vatanımızın her karış toprağı şehidlik olduğu gibi, Vatanımızın dışında da 42 yerde Türk Şehidliği vardır.
M.Âkif, -Çanakkale Şehidlerine- şiirinde Şehid’e manevi türbe kurmuştur. Tarihe sığdıramamış, bu taşındır diyerek kâbeyi başına dikmiş, mor bulutları türbesine tavan diye çatmış, Yedi Kandilli Süreyya’yı uzatmış; tüllenen mağribi akşamları yarasına sarmış ve:
– Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.
Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber
Sana ağucunu açmış duruyor Peygamber, diyerek Şehid’in büyüklüğünü anlatmıştır.
y- YEDİNCİ KIT’A
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
7. Kıt’anın Manası:
Bu Cennet Vatanın uğrunda nice canlar şehid oldu. Toprağın altı öylesine şehid doludur ki, eğer mümkün olsa da toprağı sıksan her taraftan şehidler fışkıracak.
Yarabbi! Canımı, sevdiklerimi, bütün varımı al; Fakat benim vatanımı elimden alma. Beni vatanımdan ayrı koyma.
Bir Güzel Tesbit:
Hiç birşeyim olmasa da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu mısralar Oğuz Han’ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre atını, silahını, en yakınlarını verir. Ama iş çorak bir toprak, vatan parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin ülkesini baştan başa zaptederler).
8- SEKİZİNCİ KIT’A
Bir hatırlatma! Bu kıt’a okunurken bağrılmaz. Öyle ya; bize şah damarımızdan daha yakın Allah’a dua edilirken nasıl bağrılır? Burada bir yalvarma, bir istek var. Bu da yumuşak, titrek, hafif bir sesle, yalvarırcasına, gözyaşları içerisinde, O yüce Yaratıcı ile fısıldaşıyormuş gibi:
Rûhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
8. Kıt’anın Manası:
Yarabbi! Bizler vatanımız için ölüyoruz; Senden son dileğimiz vatanıma düşman girmesin. Mabedime pis elini değip, pis ayağıyla basmasın. Şehadetleri dinimin temeli olan bu ezanlar, benim vatanımın üstünde senin adını yükseltsin.
(Dinin temeli olan kelime-i şehadet ezan içerisinde geçmektedir.)
Bir Başka Açıdan…
Bitişikteki Taceddin Camii’nde ve diğer camilerde hazin hazin sabah ezanı okunmaktadır. Bu ezanlar susacak mıdır?
M.Âkif, Yüce Allah’a ellerini açarak milletinin ağzından, bütün vücudu titreyerek niyazda bulunuyor.
Bütün Milletin, Mehmetçiğin tek arzusu kendileri şehid de olsalar; yeter ki vatana düşman girmesin, ma’bedlerimizin göğsüne onların kirli elleri ve ayakları değmesin. Türk Müslümandır. Dünyaya gelen Türk’ün ilk kulağına giren ses, Ezan sesidir. Ezandan sonra kulağına adı söylenir. Türklüğün ve Müslümanlığın damgasını taşıyan güzel Camilerimizdeki zarif minarelerden günde beş defa yükselen ezan sesleri Cenab-ı Allah’a ulaşır.
9- DOKUZUNCU KIT’A
O An…
Dualar sanki kabul olmuştur. Memleket kurtulmuştur. İstiklâl ve hürriyet yeniden gelmiştir ve sanki o an yaşanır, onun hazzı içerisinde de dokuzuncu dörtlük seslendirilir; sanki kabul olmuş gibi; memleket ve millet kurtulmuş gibi…
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.
9. Kıt’anın Manası:
Yarabbi! Vatanım ve senin dinin uğrunda canlarını veren biz şehidlerin son dileklerini kabul buyur.
Bu dileğim vatanımın hür, Milletimin mü’min kalmasıdır. Bu dileğimi kabul edersen, işte o zaman eğer başıma dikilmiş bir mezar taşım varsa o bile sevinçten secdeye kapanır. Sevinç gözyaşlarım, savaşırken, döğüşürken aldığım yaralardan boşanır. Ve yine o zaman benim ruhum yerden yükselerek şehidler makamina gönül huzuruyla gidebilecektir.
10- ONUNCU KIT’A
Şair bir önceki kıt’ada “arşa değer belki” derken “belki” kelimesini, “eğer layıksan” anlamında kullanmaktadır. Başım arşa değmeye layıksa ben oraya yükselirim.
Son beşlik huzur içinde, mutluluk içinde, saadet içinde ve fakat akla gelen bir kötü ihtimal de hesaba katılarak tamamlanıyor. Artık istiklâl hak edilmiştir. Onun için şair şöyle seslenir.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
10. Kıt’anın Manası:
Ey benim, şanlı Bayrağım! Artık sen de sabah şafakları gibi dalgalan. Artık senin uğrunda dökülen kanlarımızın hepsi de sana helal olsun.
Ebediyyen sana ve milletime esaret yoktur. Bugüne kadar nasıl hür yaşadınsa, bundan sonra da hür yaşayacaksın. Hür yaşamak senin hakkındır.
Artık Allah’a tapan milletim için de İstiklâl hak edilmiş ve kazanılmıştır.
Bir Başka Açıdan…
Şubat 1921’de, İstiklâl Marşı’mızın yazıldığı günlerde, Yurdumuz düşman işgali altında inlemektedir. Kuvvetlerimizin üç misli silaha ve imkânlara sahip olan Yunan kuvvetleri Ankara’ya doğru yürümekte; Polatlı’dan düşmanın top sesleri duyulmaktadır. Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir.(10 Ocak 1921) I. İnönü Harbi başlayalı beş hafta olmuştur. Büyük taarruza ve Yunan’ın denize dökülmesine 18 ay ve 18 gün vardır. Ama bu kadar zaman önce ve bu kadar zor ve ümitsiz bir durumda; M. Âkif, son kıt’ada Millî Mücadele’nin kazanılacağını, kesin zaferin -Ebedî İstiklâl’in müjdesini verir. Artık ikinci kıtadaki gibi hilal çehresini, kaşını çatmıyor, naz etmiyor. Zafer kazanılmış- şanlı hilal- olmuştur. 1. Kıt’adaki karanlığı haber veren şafağın yerine aydınlık güzel günleri haber veren gittikçe aydınlanan, huzurlu Sabah Şafağında, hür ufuklarda şanlı hilal ebediyyen dalgalanmaktadır. Artık milletimizin sevgilisi Bayrağı, güldüğüne göre (7. mısrada helal olmaz dediğimiz kanımızı) onun için döktüğümüz kanları da helal ediyoruz. Bayrağımız ve milletimiz, ezelden beri olduğu gibi, ebediyete kadar birbirinden ayrılmayacak ve yok olmayacaktır.
Tarih boyunca olduğu gibi bu defa da kahraman milletimiz yüce Allah’a olan iman ve ümidiyle mücadele etmiştir. O’nun adıyla canını vermiştir. Ezanları susturmamıştır. O halde Yüce Allah’tan Kur’an’ı Kerim’de vaadettiği zaferleri ve İstiklâl’i hak etmiştir. Bayrağımızın ebediyen hür dalgalanmak hakkıdır. Yüce Allah’a iman eden milletimizin de İstiklâl ebediyyen hakkıdır

Süleymaniye’de Bayram Sabahı Şiirinin Tahlili

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru’yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir’i
Ne kadar saf idi siması bu mu’min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Yahya Kemal BEYATLI

Biz bir şiirin tahlilini yaparken veya tahlilini yapmadan önce yazarların hayatını ve yazarın yaşadığı dönemin özelliklerini dikkate almamız gerekmektedir. Şairin edebi anlayışında ve eserlerinin şekillenmesinde, üslubunun belirlenmesinde toplumun yapısı ve devrin özellikleri önemli ölçüde etkili olmuştur. Yani biz bir edebi eserde ortaya çıktığı devrin özelliklerini görebiliriz. Her edebi eser devrinin aynası durumundadır. Kurtuluş savaşı sırasında milli mücadeleyi kamçılayan, vatanseverlik ve kahramanlık şiirlerini ön planda görürken sonraki dönem şiirlerinde ise daha bireysel, aşk, sevgi gibi konuları ağırlıklı olarak görmekteyiz.
Yukarıdaki açıklamalarımızın ışığında biz Türk şiirine damgasını vuran bir şair görüyoruz. Bu şair, devrinin sesi olma özelliğini bünyesinde barındıran Yahya Kemal Beyatlı’dır. Onda çocukluğunu yaşadığı Balkanlar, yaşadığı devir etkili olmuştur. Yahya Kemal, Türk şiirine halkın özlemlerine, geçmişini, tarihini, düşüncesini edebi bir üslupla aktarabilen yegane şairlerimizden biridir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin ilk mısralarında bizi geçmişimize, tarihin tozlu sayfalarına götürür. Onun mısraları Osmanlı tarihi kokar. Bu şiir, biten bir rüyanın son şiiridir. Bu şiir Osmanlı Medeniyeti’nin şiiridir. Şiir bize geride kalan bir medeniyeti, mısralarıyla beynimize kazımıştır. Mısralar bir müzik eserinin nameleri gibi akmaktadır. Şiir ahenklidir, akıcıdır. Bir solukta okunan ve insanın ufkunu açan bir şaheserdir. Şiir bize ders veriyor. Şiir bu dersi bize klasik tarih dersleri gibi değil; edebi bir üslupla ve güçlü bir edebi dil kullanarak veriyor.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiiriyle Yahya Kemal bizi geçmişten günümüze getirmektedir. Süleymaniye, sadece Mimar Sinan’ın değil bütün Türk Medeniyeti’nin eseridir. Yahya Kemal, yıkılan bir Osmanlı’nın, enkazın içinde Süleymaniye’yi, onun nezdinde Osmanlı milletini yüceltmiş, diriltmiştir. Yani ona göre Osmanlı enkaz haline gelmiş olabilir. Ama Osmanlı şuuru asla bir enkaz olmamış, bilakis yücelmiş ve devam etmiştir.
Şiir, milli romantik duyuş tarzının Türk milleti bünyesinde oluşmasında etkili olmuştur. Filhakika toplumun düşüncelerine ışık tutmuş, kendi milli benliklerinin farkına varmasını sağlamıştır. Şiirde bütün Türklük düşüncesi, tarihi, dini, mimarisi ve sanatı ile Süleymaniye sembolünde toplanmıştır. Yahya Kemal’in her hareketi, her düşüncesi, her yolu milletine çıkmaktadır. Yahya Kemal her şeyi milleti açısından düşünen milli şairimizdir.
“Cihan vatandan ibarettir itikadımca” ifadesi, cümlesi bunu iyice açıklamaktadır.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri sadece bir bayram namazının tasvirinden ibaret değildir. Şiir, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden bu yana kadar Anadolu’da yaşamış bütün Türklerin sesi olan bir şiirdir. Yahya Kemal bu şiirinde Süleymaniye’yi seyreder. O abideyi seyreder, aktarır. Zihniyetinde zaman mekan değil, tarih vardır. O görünen tarihe yaklaşmış ve o tarihi işlemiştir. Bireyler o kadar önemli değildir. Önemli olan milli ruhtur. Şiirde hiçbir padişah ve kişi ön plana çıkmamıştır. Eseri yaptırmış olan Kanuni bile bu şiirde zikredilmemiştir. Söylediğimiz gibi şiirde bireyler değil, milli tarih asıl unsurdur.
Süleymaniye serdarından askerine, mimarından işçisine kadar bir ortak ruhun el birliği ile ortaya koyduğu bir eser olarak görülmektedir. Malazgirt’ten günümüze kadar Anadolu üzerinde çeşitli devletler kurulsa da, çeşitli padişahlar gelip geçse de ruh birdir. Herkes aynıdır. Şair bu birliği bize ölümsüz eseriyle aktarmıştır.
Şiirde din, birleştirici, toplayıcı bir unsur olarak ele alınmıştır. Şair bu duygu insanları Süleymaniye camisinde bir araya getirerek vurgulamıştır.
“Dili biri gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını”
mısraları bunun ifadesidir.
Millet “dili bir, gönlü bir insan yığını” olarak tarif ediliyor. Ayrıca Türk Milleti’nin tarihi ve milli bir özelliğine dikkat çekilmektedir. Türk Milleti ordu-millettir. Ama aynı zamanda sanat kabiliyeti olan, ince ruhlu, gönlü iman dolu bir millettir.
“Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı”
Sonuç olarak bu şiir Yahya Kemal’in değil, aziz Türk milletinin şiiridir. Büyük şairleri büyük ve ulvi yapan işte böyle eserler verebilmesidir. Ancak büyük şairler edebiyat önderliği yapabilirler. Yahya Kemal bir edebiyat önderidir. O, birçok edebiyatçıya kaynak olmuş ve önderlik etmiştir. Bunlardan en önemlisi A. Hamdi Tanpınar’dır.
“O bozgunda fetih düşünen bir şairdir
O biten bir rüyanın son şairidir”
BİÇİM İNCELEMESİ
Şeyh Galip’le son sözünü söylediği kabul edilen Divan Edebiyatı’nın, Yenileşme Dönemi Türk edebiyatı üzerinde büyük etkisinin olduğu bilinen gerçektir. Yahya Kemal eski şiirin etkisinde kalmış ve bu etkileşim eserlerine de yansımıştır. Ama bu tamamen eski şiir etkisi altında eserler verdiği anlamında algılanmamalıdır. Onun bir ayağı eski şiirimizde, bir ayağı da Kendi Gök Kubbemiz’de yani yeni şiirimizdedir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde aruz veznini kullanmıştır. “Ok” şiiri dışında bütün şiirlerini aruz vezniyle yazmıştır.
O bu şiirinde mesnevi tarzı kafiye düzenini uygulamıştır. (aa, bb, cc, dd, ee….)
TEMA
Yahya Kemal, şiirlerinde tema olarak tarih, din, insan, sosyal hayat, zaman gibi konuları işlemiştir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde ise şiar tema olarak Osmanlı Medeniyetini işlemiştir.
YORUM
Yahya Kemal,, Türk edebiyat dünyasında yeri doldurulamayacak bir şairdir. O şair olmayı verilen eser sayısıyla değil eserin niteliği ile ölçen bir şairdir. O yüzden verdiği eserlerin sayısı fazla değildir. Bir kelimeyi dahi şiirine yerleştirebilmek için yıllarca beklemeyi göze alan bir şairdir. O bir Türkçe sevdalısıdır. Hangimiz şiirimize yerleştirmek için yıllarca bir kelime arayışı içine girebiliriz. Örneğin “serin” kelimesini bulmak için uzun zaman beklemiş, bu kelimeyi bulduktan sonra şiirini tamamlamıştır. Onun şiirleri uzun solukludur. Birçok şiiri ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Rindlerin Ölümü Üzerine Bir Tahlil Denemesi

RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle;
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve senin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal

Son dönem edebiyatımıza, klasik şiirimizin ruhunu, duyuşunu, inceliklerini ve ritmini taşıyan Yahya Kemal, modern şiirimizde 19. yy. Fransız klasiklerinin etkisiyle hassas bir şiir estetiği oluşturmuştur. Şiire bir aşkla başladım.(1) Yahya Kemal, gerçekten de bir aşk ve İstanbul şairidir. Ancak gerek aşk, gerek İstanbul, gerekse İstanbul’un ihtişamlı dönemlerini anlatırken Yahya Kemal, tam bir şair duyarlılığı, titizliği ve ayırdediciliği içindedir. O, şiirin alelade bir sanat dalı olmadığını bilir ve şiire mümkün olduğunca hassas yaklaşır.

Ona göre, “Şiir: Kalbden geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir, hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır.”‘Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Bir mısraın şiir olup olmadığı aşikardır. Deruni ahenkle ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın, yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz şiir olmaz. Şiir bir nağmedir. Lakin, frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok nadir ve halis bir cevherdir.”(2) Yahya Kemal’in şiirleri, bu hassasiyetle şiire ve dile yaklaştığı için, edebiyatımızda adeta kuğunun son şarkıları olmuştur.

O, seçkin bir şiir dili ve söyleyişi içerisinde öyle bir sanat meydana getirmiştir ki, bu yaklaşımıyla onun eserleri adeta sonsuzluğun bestesi olmaya adaydır. Tanpınar’a göre Yahya Kemal’in sanatı, Orphee’nin sazı gibi bütün bir geçmiş zaman zevkini ahiretin kapısından geri çağırır.(3) Bu seçkinliği ve titizliğiyle Yahya Kemal, yaşarken bir ara güçlü ve velud bir şair olmamakla, şiirlerinin sayısının çok az olmasıyla suçlanmıştır. Oysa şiirlerinin üzerinde bir sarraf titizliğiyle duran şair, çok şiir yazmak için değil, öz şiire ulaşmak için çaba sarfetmiştir.

İşte Fransız şairlerinin sanat anlayışının etkisiyle Yahya Kemal’in şiirde vardığı nihai nokta: Öz şiirdir. Yani deruni ahengin yakalanabildiği, fazlalıktan, pürüzlerden, ayrıntılardan kurtulmuş, süzülmüş, haddeden geçirilmiş şiir. Yahya Kemal’in birçok şiirinde bu özelliği az çok görebiliriz. Bütün şiirleri öz şiir kimliğini tam anlamıyla taşımasa bile, hepsinde bu kaygının titizliğin seçiciliğini görmek mümkündür. Fakat şurası muhakkak ki, Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü gibi şiirlerinde şair bu öz şiiri tam anlamıyla yakalamış, deruni ahenge ulaşmıştır.

Gerek Rindlerin Akşamı’nda:
“Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç”
Gerekse Rindlerin Ölümü’nde;
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde” derken, şairin kuvvetle üzerinde durduğu ve şiirin tamamında ağırlığı hissedilen kavram ölümdür. Yahya Kemal’in bu şiirinde görülen ölüm anlayışı rindane bir anlayıştır. O ölüme Cahit Sıtkı gibi “Ölüm kapımda kişner, sabırsız bir at oldu nihayet” diyerek yaklaşmaz. Cahit Sıtkı’nın bütün şiirlerine sirayet eden ölüm korkusu ve tedirginliği Yahya Kemal’in bu şiirinde bir “asude bahar ülkesi” olarak algılanır.

Yahya Kemal, ölümü rindlerin uykusu kabul eder(4) Ne var ki, rind olmak, bir noktada fıtrat işidir. İstemekle olunmaz. Hele ölüm gerçeğini rindane bir kabullenişle kabullenmek, her fıtratın uyabileceği bir yaklaşım değildir. Her insan, ölüm gerçeğine ister istemez bir tedirginlik, ürkeklik, bir çıkar yol bulma kaygısıyla yaklaşır. Nitekim Necip Fazıl’ı inançlı bir şair olmaya iten, ona derin nefis muhasebesi yaptıran, hatta Çile’yi yazdıran, bu ölüm kavramı ve bir çıkar yol bulma arayışıdır. Şiirinde ölüme rindçe yaklaşan Yahya Kemal, gerçek hayatta bu kadar cesur değildir bu kavram karşısında, “Rindlerin Hayatı’nı yazdım, Rindlerin Akşamı’nı yazdım, Rindlerin Ölümü’nü yazdım ama bir türlü rind olamadım.(5) sözleri, şairin bu gerçeği kabullenmesidir.

Osmanlı’nın ihtişamlı günlerini anlatmaktan zevk duyan, hayatı boyunca “Byron’u bedbaht eden melal”le yaşayan, Türk Milleti ve onun değerlerine saygı duyan şair, Türk insanının hayatını belirleyen İslamiyet karşısında oldukça duyarlıdır. O, İslam dinine hürmet eder çünkü, bu din, Türk insanının yüzyıllarca inandığı bir dindir. Ve bu yüce milletin inandığı dine inanmamak Yahya Kemal’e, göre büyük bir saygısızlıktır. Peyami Safa, şairin hayatını üç devreye ayırıyor. Rindlerin Ölümü vb. şiirlerin yazıldığı üçüncü ve son devre olan olgunluk devresini şöyle tanımlıyor: “Bu devrede Yahya Kemal, kelimelerin en dolgun manasıyla Osmanlı şairidir. Hafız’ın kabriyle, gülleri ve bülbülleriyle, Itri’siyle, alaturka müziğe bayılmasıyla, Osmanlı seferlerine ve fetihlerine hayranlığı ile, tam bir konak efendisi zevki, sofra yarenliği ve hazım rehavetiyle Osmanlı.” Ve devamla şiir hakkında da: “Yahya Kemal’in şiiri, onun çağdaşı olduğu sembolizmin ve saf şiiri (poesie püre) telakkisinin reddettiği vasıflara sahiptir. Vuzuh, sadelik, küçük burjuva hissizliği ve lirizm”(6) diyor.

Şiirde ölüm korkusuyla bağlantılı ve iç içe alınması gereken bir başka kavram da rinddir. Yahya Kemal, her ne kadar bir türlü rind olamadığını söylemişse de, şiirlerinde rindane havayı çok başarılı bir şekilde yaşatmıştır. Rindlerin Akşamı’nda bu yaklaşım, Nedim’in söyleyiş kolaylığını andıran, bir kolaylık, şuhluk, rindlik ve sehl-i mümteni içerisinde görünmektedir.

“Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç,
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.”

Ölüme bu rindane yaklaşımı, Nihat Sami şöyle tesbit ediyor: “Büyük şairin şiirlerinde yer alan ölüm temi de dikkate değer bir ehemmiyettedir. Ömür ve Dönüş gibi rubailerinde Eylül Sonu gibi terennümlerinde, Sessiz Gemi gibi şiirlerinde işlenen ölüm, Yahya Kemal için en çok vatandan ayrılışın ıstırabıdır. Yoksa bu ölümsüz şair;

“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve senin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”

gibi rindane söyleyişleriyle ölümü de sonsuz bir şiiriyetle birleştirip, munisleştirmesini bilmiştir. Gerçekten yine onun şiirlerindeki rind duygular tarihi Şark Rindlerinin hayat ve ölüm üstüne yükselmesini bilen; yüce ve beşeri duygularıyla örülüdür. Müslüman Türk milletinin, bilhassa Müslüman Osmanlı medeniyeti çağlarında, mezarlarına kadar bütün mimari eserlerinde, ölümün korkutucu perdesini sıyırarak, onu munis bir şekle sokan inanç ve dünya görüşü, Yahya Kemal’in şiirlerinde kemalini bulmuş birer terennüm halindedir.”(7)

M. Kaplan, Yahya Kemal’in şiirlerinde insan tipi üzerinde dururken, şairin şiirlerinde ağırlıklı olarak iki tipin öne çıktığını söyler: “Akıncı ve Rind.” Yahya Kemal’in şiirlerindeki insan tipleri, Yahya Kemal’de biraz da kendine göre biçimlendirdiği. Eski Türk Edebiyatı’na ve medeniyetine hakim olan iki insan tipidir. Akıncı ve Rind. Bu ikisi birbirinden farklı olmakla beraber, bir noktada birleşirler.

Dünyayı aşma… Akıncıda da, rindde de ufukları aşma, sonsuzluk duygusu hakimdir.

“Rind, Yahya Kemal’e göre hayatın ve kainatın boşluğunu derinden hisseden fakat, yine de sükunetini bozmamaya çalışan, duyduğu hiçlik duygusunu zevk ve neşe ile karşılayan bir insandır. Yahya Kemal birçok şiirinde bu hayat felsefesini anlatmıştır.

‘Her rind bu bezmin nedir encamı bilir.
Dünyamızı nagah zalam örtebilir.
Bir bitmeyecek şevk verirken beste,
Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.’

Buna rağmen rind, zevk ve neşesine devam eder. Çünkü ona göre hayatın boşluğu ve ölümün aşikarlığı karşısında yapılacak başka bir şey yoktur.”(8)

Gerçekten de Rindlerin Ölümü şiirinde, hayatı boşluk olarak gören ve ölümün aşikarlığı karşısında yapacak bir şey bulamayarak, “Ulvi olan sükuttur, maadası zaaftır” diyen şair Vigny gibi, Yahya Kemal de, bağırıp çağırmadan sükut eder.

Her şeye rağmen ölüm temi, Yahya Kemal’in şiirinde karşımıza, bu kadar ağırlıklı ve başlıca tem olarak çıkmaz. “Şurası muhakkaktır ki, şarap ve Cemşit bezmi şairi kadar ölüm şairi de olan Yahya Kemal, pek çok şiirinde ölümü yalnız başına bir macera gibi alır. Şiir terbiyesinin mühim tarafını sembolizmde yapan bu idealist ve mutlakçı şairde ölüm, hayatın perde ardında devam eden kısmıdır. Orada sevgisiyle, şarabıyla yahut bütün dostlarıyla, bazen de ‘Yol Düşüncesi’nde olduğu gibi vatan ve kültürle, yani kainatıyla beraber olacaktır. Ancak ‘Eylül Sonu’, Sessiz Gemi gibi şiirlerinde biz ölümün realist çehresine rastlarız”.(9)

Rindlerin Ölümü’nde dikkat çeken bir başka unsur, gül ve bülbül mazmunlarıdır. Divan şiirimizin ruhunu şiirlerine taşıyabilen Yahya Kemal, divan edebiyatının en çok kullanılan ve yıpranmış gül ve bülbül mazmununu modern şiirimizin kalbine ustalıkla yerleştiriyor. Eski Şiraz’la, Hafız’la birlikte kullanılan bu gül ve bülbül mazmunları, şairin ruhuna önderlik eden, anısını, hatırasını yaşatacak olan, şairin ölümünden sonra da onun anısını yadedecek olan birer vefalı dost gibi işlenmiştir şiirde:

“Ve senin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”

Şair, bu mısralarıyla hem duygunun, hem şiiriyetin, hem de hayat unsurlarının zirvesini tutmayı başarmıştır. Bu noktada Yahya Kemal’in şiir dilini bir kere daha burada zikretmeye ve hatırlatmaya ihtiyaç vardır. ‘Türk şiir tarihinde kelimelerin yaşama kabiliyetlerini, hakiki Türkçe’yi ilk defa idrak eden Yahya Kemal olmuştur.” (1°) O, tam bir dil ustası, dil mimarıdır.

“Yahya Kemal’e göre şiirin özü harftir. Bu bakımdan sese büyük değer verir. Kelimelerin seçimindeki hassasiyeti ve dilimize verdiği önem, en belirgin yönüdür.”(11)

Şekil olarak ele alındığında da, Yahya Kemal’in Rindlerin Ölümü şiirinde ayrıntıdan, fazlalıktan kurtulmuş öz şiiri yakaladığını görürüz. Şiirin tamamı iki dörtlükten oluşmuştur. Dil oldukça sade, akıcı, ritmik ve musiki yüklüdür. “Şiiri, bir nazım parçasından ayıran hususların başında ritim ve armoni başarısı gelir.” (12) Denebilir ki, Rindlerin Ölümü tam bir ritim ve armoni harikası, bir öz şiir örneğidir.

“Ritim, mısraı oluşturan hecelerin, hecelerin oluşturduğu kelimelerin kulağa hoş gelecek şekilde ve düzenli aralıklarla arka arkaya gelmesi manasını taşır. Ritmi sağlayan unsurlar vezin, kafiye ve rediftir.”(13) Bu unsurlar Rindlerin Ölümünde başarıyla kullanılmıştır. Aruzun Fa-ilatün / Feilatün / Feilatün / Fa’lün kalıbını kullanan Yahya Kemal bu kalıbı Kendi Gökkubbemiz’de yer alan on altı şiirde kullanmıştır. Rindlerin Ölümü, Hayal Şehir, Bir Başka Tepeden, İstanbul Fethini Gören Üsküdar, Ziyaret, Hayal Beste, O Rüzgar, Koca Mustafa Paşa, Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Ric’at, Bahçelerden Uzak, Deniz Türküsü, Aşk Hikayesi, Viran Bağ, Mehlika Sultan, Nazar.”(14)

Söyleyiş üzerinde ısrarla duran ve yıllar sonra şiirde düzeltmeler, olgunlaştırmalar yapan Yahya Kemal, “Benim için mısra üzerinde günlerce, haftalarca durmak zarureti hasıl olmuştur. Bu tarz uğraşma, bana, gittikçe şiirin keşfedilmesi güç bir cevher olduğu duygusunu verdi.”(15)

Aruzu şiirde başarıyla kullanan şair, Rindlerin Ölümü’nde aruzun yanında ritmi sağlayan bir başka unsur olarak ulamaları kullanmıştır.

“Eski Şiraz’ı hayal ettiren -ahengiyle
Ölüm- asude bahar ülkesidir bir rinde;
Her seher bir gül-açar; her gece bir bülbül öter.”

Şiirde ritmi sağlayan bir başka unsur kafiyelerdir. Şiirde abab cdcd şeklinde çapraz kafiye ve tam kafiyelere yer verilmiştir. Burada kafiye ile uyum içindeki redifleri de unutmamak gerekir.

varmış/ağlarmış, tam kafiye
rengiyle/ahengiyle, zengin kafiye
rinde/kabrinde, zengin kafiye
tüter/öter, yarım kafiye

Şair, bu şiirinde ahengi, ritmi sağlamak için “deruni ahenk” dediği bir başka tekniğe de büyük önem vermiştir. Bir iç kafiye gibi görünen deruni ahenk, aynı zamanda şiirdeki kelime seçimi, dizimi ve kelimelerin anlamlarıyla yakından ilgilidir.

……. varmış
……. açarmış ……. rengiyle
……. vakte ……. ağlarmış
……. ahengiyle
……. rinde
……. yerde ……. tüter
……. serviler ……. kabrinde
……………. öter

Şair, şiirde ritmi ve ahengi sağlamak için alliterasyon ve asonanslara da yer vermiştir. Şiirin ahenk ve şekil özelliği hakkında daha geniş bir değerlendirme için Sadık Tu-ral’ın (Mehmet Kaplan İçin, Ankara, 1988, adlı kitaptaki) “Rindlerin Ölümü Şiirinde Ahenk” adlı makalesine bakılabilir.

DİPNOTLAR
1) Yahya Kemal Beyatlı, “Şiirde Otuz Senem”, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım, İstanbul, 1986, s. 93
2) Yahya Kemal Beyatlı, “Şiir”, Edebiyata Dair, İstanbul 1984, s. 48
3) Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal-Eve Dönen Adam, Ankara, 1985, s.102
4) Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal, Bir Dağdan Bir Dağa, İstanbul,1984, s. 240
5) Peyami Safa, “Yahya Kemal’in Üç Devresi” Sanat, Edebiyat, Tenkit,Objektif, İstanbul, 1978, s. 323-324.
6) Nihat Sami Banarlı, “Yahya Kemal Bayatlı”, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1971.
7) Mehmet Kaplan, “Yahya Kemal’in Şiirlerindeki Duygusu”, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 2, İstanbul, 1987, s. 266.
8) A. Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal ve Eski Şiir”, Yahya Kemal, İstanbul, 1982, s. 146-147.
9) Mehmet Kaplan, “Açık Deniz”, Şiir Tahlilleri 1, İstanbul, 1985, s.226
10) Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer, “Kar Musikileri”, Edebiyat Araştırmaları ve İncelemeleri, İzmir, 1994, s. 91.
11) Sadık Tural, “Rindlerin Ölümü Şiirinde Ahenk”, Mehmet Kaplan İçin, Ankara, 1988, s. 91.
12) a.g.e. s. 224
13) a.g.e. s. 225
14) Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dair, İstanbul, s. 48.

Kaldırımlar Şiiri Tahlili


aldırımlar şiir Incelemesi Kıta Kıta Acıklaması Ve Biçim Tahlili Gerekli

Çile'nin son basımları da dahil olmak üzere bütün şiir kitaplarına giren 179 şiirden 131 'i çeşitli şekillerde değişikliklere uğramıştır. Başka bir deyişle sadece 48 şiir ilk şekliyle ve hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiştir.3 Değişiklikler, kıta ve mısra ilaveleriyle, çıkarmalarıyla, mısraların ve kelimelerin değiştirilmesine kadar, bazı mısra ve kelimeler birkaç defa olmak üzere, muhtelif seviyelerde yapılmıştır. Bunlardan, hem kendisine ilk büyük şöhretini getiren, hem de bugüne kadar önemini koruyup hemen bütün antolojilere alınan Kaldırım'lardaki değişiklikleri, muhtemel sebepleri üzerinde durarak İnceleyelim. 

Necip Fazıl'ın 1928'de 23 yaşında iken yayınlanan, kendi ifadesi ile Paris'te yazdı ise 20 yaşlarında kaleme aldığı Kaldırımlar, onu bir anda denilebilecek bir süratle, şöhretin zirvesine çıkarır ve uzun yıllar "Kaldırımlar Şairi" olarak bu şöhretinin devamına vesile olur. 

Üç ayrı şiirden meydana gelen ve Kaldırımlar I, II, III olarak bilinen bu şiirlerin ilk çıkışı 1928 Nisan'ında ve devrin kaliteli bir sanat ve fikir dergisi olan Hayat mecmuasında olur. Aynı senenin Haziran'ında Kaldırımlar II adıyla, fakat şimdi Kaldırımlar III olarak bilinen şiir, yine aynı senenin Eylül'ünde Kaldırımlar III adıyla, şimdi Kaldırımlar II olarak bilinen şiir neşredilir. Poetik gelişme ve değişmelerini inceleyeceğimiz şiir, bunlardan ilkidir. 

Kaldırımlar I, dörder mısralık sekiz kıta üzerinde 32 mısradan kuruludur. Şiirin dergiden kitaplarına geçinceye kadar 18 mısraı çeşitli seviyelerde, bazıları birkaç defa olmak üzere değiştirilmiştir. Başka bir ifadeyle, şiirin ilk çıkışından bugüne sadece 14 mısraı değişmeden gelmiştir. Bu değişimler bir defada olmamıştır. Hayat dergisinde ilk çıkışı esas alınmak suretiyle Kaldırımlar kitabında 3, Ben ve Ötesi'nde 2, Sonsuzluk Kervanı'nda 14 mısra çeşitli şekillerde değişmiştir. Bazı değişmelerde önceki şekillere de dönülmüştür. Böylece 1928'den 1969'a kadar, bir Kaldırımlar şiiri doğmuş, gelişmiş ve mükemmeliyetini bulmuştur. Bu oluş (genese/tekevvün) 41 sene sürmüştür. 

Şiirin en az değişen ilk kıtasında sâdece üçüncü mısrada bir kelime başka bir kelimeye yerini bırakmıştır: 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Yolumun karanlığa karışan noktasında 
mısraı, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Yolumun karanlığa saplanan noktasında 

olmuştur. Şiirin bütünündeki plâstik hacimli dekor dikkate alındığında, yolun karanlığa karışması imajında karışma kavramı zihinde müphem ve bulanık bir izlenim bırakmaktadır. Saplanan kelimesi ise daha net ve yolun karanlıkta bitişini daha vuzuhla belirten bir karakter kazandırmıştır. Üstelik "saplanma"nın diğer bir manâsıyla, içimizde hâsıl edeceği ızdırap duygusu da şiirin bütününün verdiği empresyon için daha uygundur. Karışan kelimesinin, sesi boşlukta bırakan açık "ka" hecesine mukabil, saplanan kelimesindeki kapalı "sap" hecesi ifadenin vurucu karakterini daha iyi belirlemiştir. Denilebilir ki, açık hece yerine kapalı bir hece şiirin fonetik kuruluşunu tamamlamıştır. Necip Fazıl'ın, açık ve kapalı hecelerin kompozisyonunda, aruzun sınırlılığından hoşlanmayan, fakat hecede de, seslerin bu değerinin ihmâl edilmeden dikkate alınması gibi bir tavrı olduğunu Poetika'sından biliyoruz. Hattâ Büyük Doğu'da çıkan başka bir yazısından da, dil estetiğinde daha çok, kapalı hecelerin ses zenginliğini tercih ettiğini anlıyoruz. 

Kaldırımlar'ın 2. kıtasının 2. mısraı, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar 
iken, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Yukarlardan damları kolluyor yıldırımlar 

şeklinde değişmiştir. Mânâ olarak "evlerin bacası" gibi mevziî bîr mekân, yerini daha geniş bir sahaya bırakmıştır. Ayrıca "r" aliterasyonu, kalın vokallerin ve kapalı hecelerin çoğalması da, yıldırım şiddeti için güçlü ses unsurları taşımaktadırlar. Bununla beraber, şiirin son basımlarında mısraın yine İlk şekline dönmüş olduğunu da belirtelim. 

Aynı kıtada, bunu takîb eden mısra ilk şekliyle, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Bu gece yarısında iki kişi uyanık 
iken, yeni şekliyle, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
in cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık 

olarak değişmiştir. Şiirin tamamında çizilen tablo, her unsuruyla esasen gece yarısını belirttiğinden, mısradaki gece yarısı lüzumsuz kalmıştır. "Kişi" kelimesinin ifade ettiği geniş ve renksiz mânâ yerine, bu kişilerin birbiriyle ilişkisini gösteren "yoldaş" kavramı konulmuştur. Bu iki yoldaşın yalnız uyanık olması değil, ebedî gibi görünen yalnızlıklarının vurgulanması için de, her şeyin uykuda olmasını belirtmek gerekmiştir ki bu da in ve cinlerin uykuda olmasıyla anlatılmıştır. Üstelik her iki kelimenin bizim imaj dünyamızda korku ve dehşetle beraber kullanıldığından faydalanılarak, şiire hâkîm olan korku unsuru biraz daha güçlendirilmiştir. İn ve cin kelimelerinin son seslerinin sürekliliği, yine şiirin bütünündeki ürpertiyi tekrar eder. 

Şiirde en çok değişmeye uğrayan kısım 4. kıtadır. Bu kıtanın dört mısraı da ayrı zamanlarda değişmiştir. 1. mısra, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi 
iken, 
||||||||||||||||||||||||||||||||||| 
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi 

olur. Bu değişmede yalnızlık teması rölyef kazanır. 2. mısra Hayat dergisindeki ilk çıkışında; 

Kaldırımlar, derdime kardeş çıkan insandır 

şeklindedir. Bu mısra, Kaldırımlar kitabından itibaren, "Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır" şekline döner ki bu sonuncusu daha tecrîdî bir ifade taşımaktadır. 3. mısra, 

Kaldırımlar, duyulur sükûn içinde sesi 

iken, Ben ve Ötesi'nden itibaren, ;;, 

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi 

olarak değişir. İlk şekilde, kaldırımların sesinin duyulduğu fakat bu duyulmanın sükûn içinde olduğu anlatılmıştır. Sükûn içinde, burada bir hâl zarfıdır. İkinci şekilde ise, kaldırımların sesi, ancak ses kesilince duyulacaktır. Burada da ses kesilince ibaresi zaman zarfıdır ve duyulma'nın şartıdır. Kaldırımların sesinin duyulması, ses kesilmesi şartına bağlanmıştır ki, bu da şiirin vermek istediği duyguya daha uygun düşmüştür. Esasen sükûn'un sesle değil, hareketle ilgili bir kavram olduğu hatırlanırsa, ikinci şekilde, yani ses kesilince kaldırımların sesinin duyulması daha mantıkîdir. Ayrıca, değişen kelimelerdeki 's' ünsüzlerinin tekrarı da fonetik bir unsur oluşturur. 

Aynı kıtanın 4. mısraı önceki şekliyle, 

Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır 

olarak yazılmıştır. Mısranın Sonsuzluk Kervanı'nda değiştirilen şekli ise, 

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır 

olmuştur. Evvelkinde bir iç lisanın devamlılığı bahis konusu iken, ikinci şekilde "kıvrılma" kelimesinin zihinde uyandırdığı yılan imajıyla şiirin trajik tema'sı güçlenir. 

5. kıtanın 2. mısraı, "Ben bu kaldırımların istediği çocuğum" şeklinden, 

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum 

şekline dönmüştür. Emzirmek, kaldırımlarla insan arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirirken, bir önceki kıtada "kaldırımların yalnızların annesi" olması ile de motif olarak uyum sağlamıştır. 

Necip Fazıl'ın bu çok meşhur olmuş şiirinde birkaç mısranın değişmesi üzerindeki izahlarımızın diğer şiirlerine de tatbik edilmesi mümkündür. Her değişiklik için, gerek dil, gerek şiir estetiği, gerekse şiirin şekil ve muhteva uygunluğu bakımından dâima olumlu kanaatlere varmak mümkün değildir. Nitekim, ilk mühim değişikliklerin yapıldığı Sonsuzluk Kervanı yeni yayınlandığı zaman, bazı tenkitçiler eski şekilleri daha iyi bulduklarını da söylemişlerdir. Şiir okumada ve bir şiir zevkinin teşekkülünde alışkanlıkların da mühim rolü olduğu unutulmamalıdır. Bu değişmeler hakkında farklı kanaatlere de varılsa, Necip Fazıl'ın şiirlerinin bu gelişme çizgisi, bize usta bir elin, dili plâstik bir hamur gibi kullanmakta maharetini göstermektedir." 

Orhan Okay, Portreler - Necip Fazıl Kısakürek


Süleymaniye’de Bayram Sabahı Şiir Tahlili

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru’yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir’i
Ne kadar saf idi siması bu mu’min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Yahya Kemal BEYATLI

Biz bir şiirin tahlilini yaparken veya tahlilini yapmadan önce yazarların hayatını ve yazarın yaşadığı dönemin özelliklerini dikkate almamız gerekmektedir. Şairin edebi anlayışında ve eserlerinin şekillenmesinde, üslubunun belirlenmesinde toplumun yapısı ve devrin özellikleri önemli ölçüde etkili olmuştur. Yani biz bir edebi eserde ortaya çıktığı devrin özelliklerini görebiliriz. Her edebi eser devrinin aynası durumundadır. Kurtuluş savaşı sırasında milli mücadeleyi kamçılayan, vatanseverlik ve kahramanlık şiirlerini ön planda görürken sonraki dönem şiirlerinde ise daha bireysel, aşk, sevgi gibi konuları ağırlıklı olarak görmekteyiz.
Yukarıdaki açıklamalarımızın ışığında biz Türk şiirine damgasını vuran bir şair görüyoruz. Bu şair, devrinin sesi olma özelliğini bünyesinde barındıran Yahya Kemal Beyatlı’dır. Onda çocukluğunu yaşadığı Balkanlar, yaşadığı devir etkili olmuştur. Yahya Kemal, Türk şiirine halkın özlemlerine, geçmişini, tarihini, düşüncesini edebi bir üslupla aktarabilen yegane şairlerimizden biridir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin ilk mısralarında bizi geçmişimize, tarihin tozlu sayfalarına götürür. Onun mısraları Osmanlı tarihi kokar. Bu şiir, biten bir rüyanın son şiiridir. Bu şiir Osmanlı Medeniyeti’nin şiiridir. Şiir bize geride kalan bir medeniyeti, mısralarıyla beynimize kazımıştır. Mısralar bir müzik eserinin nameleri gibi akmaktadır. Şiir ahenklidir, akıcıdır. Bir solukta okunan ve insanın ufkunu açan bir şaheserdir. Şiir bize ders veriyor. Şiir bu dersi bize klasik tarih dersleri gibi değil; edebi bir üslupla ve güçlü bir edebi dil kullanarak veriyor.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiiriyle Yahya Kemal bizi geçmişten günümüze getirmektedir. Süleymaniye, sadece Mimar Sinan’ın değil bütün Türk Medeniyeti’nin eseridir. Yahya Kemal, yıkılan bir Osmanlı’nın, enkazın içinde Süleymaniye’yi, onun nezdinde Osmanlı milletini yüceltmiş, diriltmiştir. Yani ona göre Osmanlı enkaz haline gelmiş olabilir. Ama Osmanlı şuuru asla bir enkaz olmamış, bilakis yücelmiş ve devam etmiştir.
Şiir, milli romantik duyuş tarzının Türk milleti bünyesinde oluşmasında etkili olmuştur. Filhakika toplumun düşüncelerine ışık tutmuş, kendi milli benliklerinin farkına varmasını sağlamıştır. Şiirde bütün Türklük düşüncesi, tarihi, dini, mimarisi ve sanatı ile Süleymaniye sembolünde toplanmıştır. Yahya Kemal’in her hareketi, her düşüncesi, her yolu milletine çıkmaktadır. Yahya Kemal her şeyi milleti açısından düşünen milli şairimizdir.
“Cihan vatandan ibarettir itikadımca” ifadesi, cümlesi bunu iyice açıklamaktadır.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri sadece bir bayram namazının tasvirinden ibaret değildir. Şiir, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden bu yana kadar Anadolu’da yaşamış bütün Türklerin sesi olan bir şiirdir. Yahya Kemal bu şiirinde Süleymaniye’yi seyreder. O abideyi seyreder, aktarır. Zihniyetinde zaman mekan değil, tarih vardır. O görünen tarihe yaklaşmış ve o tarihi işlemiştir. Bireyler o kadar önemli değildir. Önemli olan milli ruhtur. Şiirde hiçbir padişah ve kişi ön plana çıkmamıştır. Eseri yaptırmış olan Kanuni bile bu şiirde zikredilmemiştir. Söylediğimiz gibi şiirde bireyler değil, milli tarih asıl unsurdur.
Süleymaniye serdarından askerine, mimarından işçisine kadar bir ortak ruhun el birliği ile ortaya koyduğu bir eser olarak görülmektedir. Malazgirt’ten günümüze kadar Anadolu üzerinde çeşitli devletler kurulsa da, çeşitli padişahlar gelip geçse de ruh birdir. Herkes aynıdır. Şair bu birliği bize ölümsüz eseriyle aktarmıştır.
Şiirde din, birleştirici, toplayıcı bir unsur olarak ele alınmıştır. Şair bu duygu insanları Süleymaniye camisinde bir araya getirerek vurgulamıştır.
“Dili biri gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını”
mısraları bunun ifadesidir.
Millet “dili bir, gönlü bir insan yığını” olarak tarif ediliyor. Ayrıca Türk Milleti’nin tarihi ve milli bir özelliğine dikkat çekilmektedir. Türk Milleti ordu-millettir. Ama aynı zamanda sanat kabiliyeti olan, ince ruhlu, gönlü iman dolu bir millettir.
“Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı”
Sonuç olarak bu şiir Yahya Kemal’in değil, aziz Türk milletinin şiiridir. Büyük şairleri büyük ve ulvi yapan işte böyle eserler verebilmesidir. Ancak büyük şairler edebiyat önderliği yapabilirler. Yahya Kemal bir edebiyat önderidir. O, birçok edebiyatçıya kaynak olmuş ve önderlik etmiştir. Bunlardan en önemlisi A. Hamdi Tanpınar’dır.
“O bozgunda fetih düşünen bir şairdir
O biten bir rüyanın son şairidir”
BİÇİM İNCELEMESİ
Şeyh Galip’le son sözünü söylediği kabul edilen Divan Edebiyatı’nın, Yenileşme Dönemi Türk edebiyatı üzerinde büyük etkisinin olduğu bilinen gerçektir. Yahya Kemal eski şiirin etkisinde kalmış ve bu etkileşim eserlerine de yansımıştır. Ama bu tamamen eski şiir etkisi altında eserler verdiği anlamında algılanmamalıdır. Onun bir ayağı eski şiirimizde, bir ayağı da Kendi Gök Kubbemiz’de yani yeni şiirimizdedir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde aruz veznini kullanmıştır. “Ok” şiiri dışında bütün şiirlerini aruz vezniyle yazmıştır.
O bu şiirinde mesnevi tarzı kafiye düzenini uygulamıştır. (aa, bb, cc, dd, ee….)
TEMA
Yahya Kemal, şiirlerinde tema olarak tarih, din, insan, sosyal hayat, zaman gibi konuları işlemiştir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde ise şiar tema olarak Osmanlı Medeniyetini işlemiştir.
YORUM
Yahya Kemal,, Türk edebiyat dünyasında yeri doldurulamayacak bir şairdir. O şair olmayı verilen eser sayısıyla değil eserin niteliği ile ölçen bir şairdir. O yüzden verdiği eserlerin sayısı fazla değildir. Bir kelimeyi dahi şiirine yerleştirebilmek için yıllarca beklemeyi göze alan bir şairdir. O bir Türkçe sevdalısıdır. Hangimiz şiirimize yerleştirmek için yıllarca bir kelime arayışı içine girebiliriz. Örneğin “serin” kelimesini bulmak için uzun zaman beklemiş, bu kelimeyi bulduktan sonra şiirini tamamlamıştır. Onun şiirleri uzun solukludur. Birçok şiiri ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Han Duvarları Şiir Tahlili ( Geniş İçerik )

HAN DUVARLARI

-Osmanzade Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben”

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

“Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben”

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

“Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

“Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

“Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL 
İÇERİK ÖZELLİKLERİ

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Han Duvarları adlı kitabını, Kayseri Ulukışla’ya yaptığı 3 gün 4 gecelik yolculukta yazıyor. Kayseri’ye edebiyat öğretmeni olarak gidiyor. Bu yolculuğu sırasında yaşadıklarını, anılarını, gözlemlerini şiirlerde anlatıyor ve bu şiirler Han Duvarları isimdeki kitapta toplanıyor. Han Duvarları’nın ilk baskısı 1969’da oluyor.
Kitapta toplam 125 şiir var. Bu şiirler üç bölümde toplanıyor.

1. Memleket Şiirleri
2. Aşk Şiirleri
3. Adalardan Kıt’alar

Memleket Şiirleri bölümünde 38 tane şiir, Aşk Şiirleri bölümünde 51 şiir ve Adalardan Kıt’alar bölümünde 36 şiir bulunuyor.

Han Duvarları, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in şiirde “Memleket Edebiyatı” yapmak istediği yıllarda söylenmiş şiirleriyle tertiplenmiştir. Bu kitaba, şairin daha başka zamanlarda heceyle ve aruzla söylediği daha başka şiirler de alınmıştır. Bu şiirleri okuyanlar da onlarda yine bir memleket şairinin özelliklerini bulacaklardır.

Şiirlerde genel olarak Anadolu anlatılıyor. Şiirlerinde Atatürk’ü de anlatıyor. Atatürk öldüğü zaman yazdığı bir şiir de Han Duvarları kitabında Memleket Şiirleri bölümünde bulunuyor. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL birçok genç kadına âşık oluyor. Her dönemde bir genç kadına aşk duyuyor. Bu aşklardan yazdığı şiirler de kitabın Aşk Şiirleri kısmında yer alıyor.

Kitaptaki ilk şiir; kitaba da ismini veren “Han Duvarları” adlı şiir. Şiir, 140 dizeden oluşuyor. Şiir, şairin yolculuğunu ve yolculuğu sırasında girdiği handaki duygularını anlatıyor. Betimleme ve gözlemler çok iyi yapılıyor. Yolculuk sırasında çevredeki ağaçlar, yol, dağlar ve karşılaşılanlar ilgili betimlemeler, benzetmeler ve gözlemler dizelerde akıcı bir dille okuyucuya sunuluyor. Şiirde tüm duyu organları kullanılıyor. Şiirin üç bölümünde üç dörtlük dikkat çekiyor. Şairin kaldığı hanın duvarında gördüğü dörtlükler bunlar. Şiirde “Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış” diye geçen aslında Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in kendisi. Bu dörtlükler de şairin kendisine ait. 8 Mart 1937 yılında bu dörtlükleri yazıyor. Bu dörtlükler şiire aynı zamanda dramatik bir duygu da yüklüyor.

Kitapta yer alan bir diğer şiir; San’at. Şiir 6 dörtlük 24 dizeden oluşuyor. Şiir, kitabın Memleket Şiirleri bölümünde yer alıyor. Şairin Memleket Edebiyatı yaptığı yıllarda yazdığı şiirde Anadolu’nun güzellikleri anlatılıyor. Batı’ya ve Batı’ya hayranlık duyanlara Anadolu bulunan güzellikleri anlatıyor. Her dörtlükte ayrı bir sanat dalı anlatılıyor. Hepsinde de Anadolu ön plana çıkarılıyor. Sanatı bir takım yapay şeylerde aramak yerine Anadolu’nun varlığının başlı başına bir sanat olduğuna vurgu yapıyor.

Çoban Çeşmesi adlı şiir ise Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in en bilinen şiirlerinden birisidir. Bu şiir de 6 dörtlük ve 24 dizeden oluşuyor. Anadolu’nun köylerinde bir simge haline gelmiş çeşmeler birçok olaya özellikle de efsaneleşmiş nice sevdalara tanık olduğu anlatılıyor. Şiirde efsaneleşmiş sevda kahramanları; Aslı-Kerem, Ferhat-Şirin, Leyla-Mecnun üzerinden köylerdeki çeşmelerin tanık olduğu sevdalar anlatılıyor. Yine birçok yolcunun, insanın bu çeşmelerden su içip, başında oturması çeşmeleri önemli kılıyor. Adeta tarihe tanıklık ediyor bu çeşmeler. Bütün bunlar şiirde anlatılıyor.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in Atatürk hakkında birçok şiiri vardır. Ebediyyet Yolunda adlı şiir de Atatürk’ün ölümü üzerine 1938’de yazılmış bir yas şiiridir. Şiir 4 dörtlükten, 16 dizeden oluşmaktadır. Atatürk’ün ölümü üzerine duygularını, acısını benzetmeler yaparak şiire yansıtmıştır. Atatürk’le beraber aynı yolda olduklarını ve hiçbir zaman bırakmayacaklarından bahisle ölümü, Ata’nın ölmesini “hicranlı bir sefer” e benzeterek beraber olamamanın verdiği hüznü anlatmaya çalışıyor.

Memleket Şiirleri bölümündeki bir diğer şiir de “Kolsuz”dur. Şiir, 2 dörtlük 8 dizeden oluşuyor. Bu şiir gazilere yazılmış bir şiirdir. Düşmanı vatan toprağından atmak için çarpışmış ve bu çarpışmada kolunu kaybetmiş bir gazinin şaire düşündürdükleri şiirin temasını oluşturuyor.
Kitabın ikinci bölümünde yani Aşk Şiirleri bölümündeki ilk şiir “Davet” ismini taşıyor. 12 dizeden oluşuyor. Şiirde sevgiliye davet var. Sevgiliden ölüm bile gelse razı olan şair, sevgiliye özlemini dile getiriyor. Şiirde benzetmeler mevcut. Sevgiliye davette bulunurken, sevgilisinin “hançer” olup göğsüne saplanmasına, ecel olup karşısına çıkmasına bile razı oluyor. Şiirde anlatılanlar şairin sevgilisine büyük bir aşk ve tutkuyla bağlı olduğunu gösteriyor.

“Naz” adlı şiir Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in kısa şiirlerinden biridir. Aşk Şiirleri bölümünde bulunan şiir 3 dörtlük 12 dizeden oluşmaktadır. Âşık olduğu kişiye aşkını anlatamaması üzerine hislerini dizelere aktarmıştır. Kimseye açılmadığını, sevgilisine, arkadaşlarına, insanlara hiç kimseye bu derdinin söyleyemediğini ve bir eziyet içinde olduğunu şiirin bütününden çıkarıyoruz.
Kitapta yer alan bir diğer şiir; “Üzüntü”. 3 dörtlük 12 dizeden oluşan şiirde, insanın geçmişe sürekli bir özlem duyması ve yaşadığı zamanda mutlu olmaktan ziyade geçmişte yaşadıklarını şimdi yaşayamamaktan üzüntü duyması anlatılıyor.

Kitabın üçüncü bölümünde ise şairin “kıt’a”larına yer verilmiş. 36 şiir bulunan bölümde, Yassıada’da 60’lı yıllarda tutuklu olarak kalırken yazdığı dörtlüklerden oluşmaktadır. Bazı dörtlüklerde umutsuzluğu, yalnızlığı, ölümü, karamsarlığı görmekteyiz. Genel olarak geçmişi sorgulaması, geçmişi benzetmelerle aktarması bu bölümdeki şiirlerde görülmektedir.

F A R U K N A F İ Z Ç A M L I B E L ’ İ N H A Y A T I v e E S E R L E R İ

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, 18 Mayıs 1898 Cuma günü, İstanbul’da doğmuş, 1973 yılında ölmüştür.
Faruk Nafiz, ilk tahsilini Bakırköy Rüşdiyesi’nde yapmış, orta tahsilini Hadîka-i Meşveret İdadîsi’nde tamamlamıştır. Yüksek tahsil için de bir müddet Tıb Fakültesi’ne devam etmiştir.
Daha Tıb Fakültesi’nde talebe iken neşrettiği şiirleriyle dikkati çeken şair, kısa zamanda şiir ve sanat çevrelerinde tanınmış; büyük takdir ve alaka görmüştür. Onun ilk şiirleri Peyam-ı Edebî’de (1913- 1914), Edebîyat-ı Umümiye Mecmüasi’nda (1916- 1919), Yeni Mecmüa’da (1918), Ümîd Mecmüasi’nda (1919-1921), Şair (1918-1919), Büyük Mecmua (1919), Nedim (1919) mecmüalarında; Birinci Kitap, îkinci Kitap gibi isimlerle, sekiz kitap halinde çıkan, şiir-nesir ve hikaye kitaplannda, (1920-1921) ve Yarın (1921-1922) mecmüasi’nda neşrolunmuştur.
1917 -1918 de İleri Gazetesi yazı heyetine katılan Faruk Nafiz, 1922 de bu gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitmiş, aynı yıl. Kayseri Lisesi edebiyat muallimliğine gönderilmiştir. 1924 de Ankara Erkek Muallim Mektebi, 1925 de Ankara Kız Lisesi edebiyat muallimi olmuş, ayrıca Ankara Lisesi’nde edebiyat okutmuştur. 1932 de İstanbul’da Kabataş Lisesi edebiyat muallimliğine nakledilen şair, bu lisedeki muallimliği sırasında ayrıca Amerikan Kız Koleji’nde yıllarca, edebiyat dersi vermiştir.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, 1946 da Demokrat Parti’den, İstanbul Milletvekili seçilmiş ve onun mebusluk ha yatı 27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar devam etmiştir. Bu ihtilalde, bütün milletvekili arkadaşlarıyla birlikte tevkif edilerek Yassıada’ya gönderilen şair, Haziran 1960’dan Eylül 1961′e kadar burada kalmış ve meşhur Yassıada Mahkemesi sonunda suçsuz görülerek beraat etmiştir. Bu hadiseden sonra siyasî hayata devam etmek istemeyen şair, sadece Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte maruz kaldığı acı baskıyı, çok kuvvetli ve çok manalı, satirik dörtlükler halinde nazmederek, vaktiyle yazdığı Han Duvarları şiirine mukabil, Zindan Duvarları adıyla, yassı bir kitap halinde neşretmiştir.

Ankara ve İstanbul’da edebiyat muallimliği yaptığı yıllarda Güneş, Tavus, Hayat, Yedigün ve bizzat çıkardığı Anayurd mecmüalarından başka Ankara ve İstanbul’un muhtelif mecmua ve gazetelerinde şiirler, fıkralar, makale ve musahabeler neşreden Faruk Nafiz, yine İstanbul’da Akbaba ve Karikatür gibi mizah mecmualarına Deli Ozan ve Çamdeviren takma adlarıyla mizahî ve satirik manzumeler yazmıştır.

Edebiyat grubu;
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Enis Behiç KORYÜREK, Yusuf Ziya ORTAÇ, Halit Fahri OZANSOY ve Orhan Seyfi ORHON ile birlikte BEŞ HECECİLER akımını savunmuşlardır. Hecenin beş şairi adıyla da anılan bu sanatçılar milli edebiyat akımından etkilenmiş ve şiirlerinde hece veznini kullanmışlardır. Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir. Beş hececiler şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardır. Beş hececiler ilk şiirlerinde aruz veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir. Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir. Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler. Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar. Nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz dizimini şiirlerde de görülmesi beş hececiler de çok rastlanan bir özelliktir.

Eserleri ;
Han Duvarları, Heyecan ve Sükun, Tatlı Sert, Bir Ömür Böyle Geçti, Akarsu, Akın, Akıncı Türküleri, Yangın, Zindan Türküleri

E L E Ş T İ R İ

A. Eğitim Düzeyi
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in HAN DUVARLARI kitabında bulunan tüm şiirler ilköğretim öğrencilerinin anlayabileceği düzeydedir. Bunu “Han Duvarları” , “Çoban Çeşmesi” , “Kızıl Saçlar” , “Bir Genç Kıza Mersiye” gibi şiirlerden anlıyoruz. Bu şiirlerden bazıları da mevcut ilköğretim Türkçe ders kitaplarında yer almaktadır. Şiirlerde kullanılan dil ve konular ilköğretim düzeyinin zorlanmayacağı bir biçimdedir.

B. Dil Özelliği
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiirlerinde gayet açık, anlaşılır ve akıcı bir dil kullanmıştır. Yine bir ilköğretim öğrencisi sözlük kullanmadan bu şiirleri anlayabilir. Eski kelimelere pek yer verilmemiştir. Bazı yerlerde eski kelimeler de göze çarpmaktadır: Çankaya adlı şiirde, “hıyâbân” , Sofra şiirinde, “pîr-i mugan” , Gülistan’da “ra’şe” gibi… Bu eski kelimeler çok nadir kullanılmıştır.
Kullanılan cümleler çok uzun değildir. Şiirlerde genel bir akıcılık vardır. Bu akıcılık da cümlelerin çok uzun olmamasıyla yakalanmıştır.

C. Sanat Değeri
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in HAN DUVARLARI isimli eseri, dilinin sade olması, gelecek kuşaklarda daha kolay anlaşılmasını sağlamakta ayrıca işlenen konuların aşk ve milli konular gibi evrensel konular olması da kalıcılığına katkı sağlamaktadır. Nitekim “Çoban Çeşmesi” ve “Han Duvarları” adlı şiirleri her antolojide yerini bulmuş ve “Faruk Nafiz” ismi zikredildiğinde akla gelen ilk şiirleridir.

Çamlıbel’in eserlerinin günümüzde de hala daha okunması ve eserlerinin hala daha basımı yapılmasının sebebi dilinin sade olması, kullandığı kelimelerin günümüze çok yakın olmasıdır.
Şiirlerde genellikle güzelliklerden bahsedilmiştir. Genel olarak olumlu düşünceler yansıtılmıştır. Bu yönüyle hep yeni kalacaktır.

Tevfik Fikret ”Sis” Şiir Tahlili

Satrmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid,
Tazyikının altında silinmiş gibi eşbâh;
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar.
Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim,
Lâyık bu tesettü sana, ey sahn-ı mezâlim;
Ey sahn-ı mezâlim… Evet, ey sahn-ı garrâ,
Ey sahne-i zî-şa’şaa-i hâile-pirâ!
Ey şâ’şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı;
Şarkın ezeli hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sine-i meshûf-i sefâhet;
Ey Marmara’nın mâi deragüşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-i müsahhir
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ;
Hâlâ titirer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâricden, uzakdan açılan gözlere süzgün,
Çeşmân-ı kebudunla ne mûnis görünüsün.
Mûnis, fakat eıı kirli kadınlar gibi mûnîs;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bi-his.
Te’sis olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet.
Hep levs-i riyâ dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.

 

Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffü
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü’.
Milyonla barındırdığın ecdâd arasından,
Kaç nasiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan;
Örtün, evet, ey hâile.. örtün evet ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-ı havâtır, ulu mâbed;
Ey gırra sütunlar ki birer dîv-i mukayyed.
Mâzîleri âtilere nakl etmeğe me’mur,
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmîl-i ezkârı minârât;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te’min edebilmiş nice bin sâil-i sâbir,
Geçmişlere rahmet,. diyen elvâh-ı mekabir;
Ey tübeler, ey her biri pü-velvele bir yâd,
İkaz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey mâ’reke-i tıyn u gubâr eski sokaklar,
Ey her açılan rahnesi bir vak’a sayıklar;
Virâneler, ey mekmen-i pü hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla. birer mâtem-i ber-pâ
Temsil eden âsüde ve fersûde mesâkin,
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dide ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne… unutmuş,
Ey mîdelerin zehr-i tekazâsı önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâh-ı kadide,
Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrün iken aç, âtıl u âkım,
Her nîmeti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki… müâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtaz,
İnsanda şu nankörlüğü tel’in eden âvâz,
Ey girye-i bi-fâide, ey hande-i zehrin,
Ey nâtıka-i acz ü elem; nazra-i nefrîn:
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra; nâmus,
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâbûs,
Ey havf-ı müsellâh, ki hasârâtına râci’
Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli’;
Ey şahsa -masüniyet ü hürîyete makrun
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanun,
Ey vâ’d-ı muhâl, ey ebedi kizb-i muhakkak ,
Ey mahkemelerden mütemâd süülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bîtâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdid edilen gûş-ı tecessüs,
Ey bim-i tecessüsle kilitlenrniş ağızlar,
Ey şöhret-i milliye ki, mebguz u nıııhahkar;
Ey seyf ü kalam, ey iki mahıkum-ı siyâsi,
Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeğe me’luf;
Eşrâf u tevabi’ koca bir unsur-ı mâ’ruf;
Ey re’s-i füübüde ki ak hak, fakat iğrenç;
Ey tâze kadın, ey onu tdkîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicrân-zede, ey hemser-i muğber,
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler!..
Hele sizler!
Örtün, evet ey hâile… örtün, evet ey şehr
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..
Tahlili :SİS – tevfik Fikret
Realiteden nefret eden Servet-i Fünün’cular, ruhlarını tabiat,aşk ve hayal ile avutmaya alışırlar. Fikret ”SİS” adlı şiirini derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde kaleme almıştır. ”SİS” şiirinde Fikret’in kötümserliği,İstanbul’un maddi,manevi bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde kendini gösteriyor.Tük edebiyatında İstanbul ilk defa SİS ile menfur ve mel’un bir şehir olarak ele alınmıştır.Eski Tük edebiyatında Nedim ve Nabi İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvif etmişlerdi. Fikret’in bu ”mel’un şehir” görüşünü,batılı yazarlardan almış olması çok muhtemeldir.Galatasaray ve Kolej muhitinde yabancılarla yakın temasta bulunan Fikret’in onların umumiyetle Şarka,Osmanlı İmparatorluğuna ve İstanbul’a bakış tarzını benimsemiş olması da mümkündü.
Fikret’in İstanbul’a bakış tarzı,kendisinden sonra,Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet devirlerinde Tük edebiyatına çok tesir etmiştir.
”SİS” şiirinin kuvvetli,sadece Fikret’in nefret duygusunun şiddetinden değil,aynı zamanda sanatının hususiyetinden ileri gelir.Fikret’in şiiri de resmin tesiri altındadır.Servet-i Fünün’cular gibi o da bir manzarayı,bütün teferruatına kadar tasvir etmekten ve ona bir ruh hali vermekten hoşlanıyor.
”SİS”,Servet-i Fünün edebiyatının başlıca ifade mekanizmasını teşkil eden şu esasa dayanıyor: dış dünya ile ruh hallerini birleştirmek;başka bir deyişle maddiyi manevi maneviyi d maddi kılmak.Fikret ”SİS” te İstanbul’un maddi unsurlarını şehrin ruhunun dış görünüşü olarak tefsir ediyor.Başta sis ve arkasından hayal meyal seçilen şehir tasvir olunmuştur.Daha sonra şehrin şairde bıraktığı umumi intiba,maddi güzellik ile ”ahlak çöküşünü” birleştiren ”güzel fahişe” imajıyla anlatılıyor.Bunu şehrin mimarisinin tasvir ve tesfiri takip ediyor.Nihayet, onun bozulmuş ruhundan ve insanlarından bahsolunuyor.Bu geniş, kasvetli,karanlık,köhne,kokuşmuş manzaranın üzerinde sis tekrar edilen ”örtün…” beyti ile nefret ve lanet dolu bulutlar gibi dolaşır.Gözlerimiz bu korkunç tabloyu izlerken kulaklarımız şairin nefret ve merhamet dolu ”ey” nidalarıyla doluyor.Fantastik bir maceraya ağır ve boğucu bir musiki refakat ediyor. ”SİS” şiiri,bir tek hakim duygunun tesiri altında kaynaşan ve aynı duyguya iştirak eden bir süü teferruattan müekkeptir.Şairin teferruatı şiirde nasıl işlediğini inceleyelim;
1 Şiirin başında sisin anlatıldığını söylemiştik.Fikret burada sisin maddi görünüşü ile manevi tesirlerini tasvir ediyor.
2 İkinci kısımda konu şehrin bıraktığı genel intibadır.Şehir onüç mısra devam eden ”güzel fahişe” imajı ile tasvir ediliyor.Servet-i fünün’cularda güzellik ve ahlak kavramlarından güzellik ön plana çıkarken,Fikret’te ahlak kavramı önplanda yer almaktadır.Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de Fikret’in İstanbul’un kendisinden değil,içerisindeki ahlaki çöküşten nefret ettiği gerçeğidir.
3 Üçüncü kısımda, her mısrada şehrin mimarisini oluşturan unsurlardan biri ele alınıyor.Fikret’in bu noktada tasvir tarzı korkunçtur.ona göre kuleler kanlı, surlar dişleri düşmüş sırıtan kafile gibidir
İstanbul’u bu yönleriyle ele alan Fikret’i tarihe ve dine büyük bir sevgi beslememesine bağlayabiliriz.
4 Bu şehri sukut ettiren amiller nelerdir?”SİS”in son kısmında şair bu soruya cevap vermiştir.Bu şehri dolduran insanların ruh çüümüş,ahlakı bozulmuştur.Bu şehirde açlık korkusu ile her alçaklığı yutan insanlar yaşar.Onları bu yaşayışa iten ”tevekkül” anlayışlarıdır.Allah’a inanan ve güvenen insan fikrine karşı,kendine ve tabiata inanan ve güvenen insan fikrini ortaya koydu.Ona göre istikbali yaratacak olan Haluk böyle bir tip olacaktı.
Fikret’e göre Abdülhamit korktuğu için milleti sindirmiş,anayasayı ortadan kaldırmış,ordu ve memur sınıfı siyasi mahkum derecesine düşmüştü.Memleket meselelerine kayıtsız olan gençlik ise kadın peşinde koşmaktadır.Baştan sona kadar nefret hissi içinde olan ”SİS” hicranlı annelere,kimsesiz ve avare çocuklara karşı olan merhamet hissi ile sona erer. ”SİS” şiirinde Fikret, Meşrutiyet’ten önceki sanatının doruk noktasına erişir.”SİS” in üslubu Servet-i Fünun’cuların ”pitoresk ve müzikal üslup” ideallerine tamamıyla uygundur.Onların yabancı kelime ve terkiplere düşkünlükleri bundandır.Varlıkları ayrı ayrı tas ve tasvir endişesi,,onları sıfat ve isim tamlamalarına götüüyor.Farsça terkip mekanizması,küçük imajlara bir bütünlük veriyordu.Dil musikisi de onlara yabancı kelimeleri sevdirmiştir.”SİS”in mısraları ayrı ayrı incelenirse, burada bir süü fonetik oyunları görülü. Namık Kemal ve Ziya Paşa’da , mücerret fikirlerin vezin ve kafiyeye sokulmasından ibaret olan sosyal şiir,Fikret’te çok sanatkarane bir şekil alır.Onda bahis konusu olan artık ‘prensipler’ ve ‘hikmetler’ değil, hayattan alınma sahneler ve manzaralardır.Sonuç olarak Fikret düşünce ve duygularını Canlı tablolar haline koydu ve onlara hitabete elverişli,heyecanlı bir sentaks ve musiki verdi.

Yahya Kemal Rindlerin Ölümü Şiir Tahlili

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış.
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle,
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış.
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde.
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal BEYATLI
Rint, dünya ile çok ilgilenmeyen onun peşinden koşmayan onunla ilgili uzun emeller beslemeyen kimsedir. Dünya kaygısı olmayan rint, dünya ile göbek bağını olabildiğince zayıf tutar; zira onun felsefesine göre dünyaya meyletmek, onu ruha ayak bağı yapmak demektir. Rindin gözünde dünya nizaa değecek bir meta değildir. Böyle olunca da rint, dünyaya karşı olabildiğince alakasız kalmayı yeğler. Dünyayı böyle görmek ve ona böyle yaklaşmak rindânın en bariz özelliklerindendir…

 

“Rint” kelimesi ile ilgili olarak sözlüklerde birbiri ile pek de örtüşmeyen iki farklı, hatta iki zıt anlam vardır. Rint kelimesinin birinci anlamı: Laubali, ayyaş, serseri, dinsiz münkir’dir. Kelimenin ikinci anlamı ki, Yahya Kemal’in şiirde kullandığı ve bizim birinci paragrafta verdiğimiz anlamdır, dış görünüşü kusurlu fakat kalbî ve ruhî bakımdan temiz kimse, ilâhî aşkla mest kişi. Bu açıklamadan yola çıkarak şiire baktığımız zaman, Yahya Kemal’in rint tanımındaki rindin ölüme bakışı ile bizim dünyamızdaki ruh mimarlarının ölüme getirdiği yorumun aynı olduğunu görürüz. Ölümü bahar ülkesine ulaşmak olarak gören rintlerle Mevlana’nın şeb-i arus anlayışını yan yana koyun, ortaya çıkan manzaranın ne kadar tanıdık olduğunu göreceksiniz…
Kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla, Yahya Kemal İran’a gitmemiştir ve Hafız’ın kabrini görmemiştir. O zaman Yahya Kemal’in şiire, Hafız’ın ismi ile başlamasının sebebi ne olabilir? Kanaatimizce Yahya Kemal’in böyle bir şey yapmasının sebebi, Hafız’ı, şairler ve rintler içinde müstesna bir yerde görmesindendir. Yahya Kemal bu şiirde Hafız’ın şahsiyetinde genel anlamda rint meşrep kimselerin ölüm, dünya hayatı ve ahiret hayatı hakkındaki düşüncelerine göndermeler yapar.
Şiraz, eski İran’da güzelliği, bağları ve bahçeleri ile dillere destan bir şehirdir. Hafız, İran’ın en kudretli şairlerinden birisidir. Dönemin en kudretli şairi dönemin en güzel şehrinde, Şiraz’da yaşamıştır, Hafız, Şirazlı olduğu için, Hafız-ı Şirazî diye anılır. Bin üç yüzlü yılların ikinci yarısında doğduğu sanılan Hafız’ın, bin dört yüz on ila bin dört yüz on beş yılları arasında vefat ettiği sanılmaktadır. Yahya Kemal’in yaşadığı dönem itibariyle Şiraz eski Şiraz değildir, ancak Hafız eski Hafız’dır; hatta belki de yaşadığı çağdakinden daha büyük bir şairdir şimdi… Aradan altı yüz yıl geçtiği halde hâlâ okunmak dünyada kaç şaire nasip olmuş bir bahtiyarlıktır? Hülasa Şiraz eski ahengini kaybedeli çok olmuştur ama toprağında Hafız’ı barındırmak bahtiyarlığına erişmiştir…
Bülbül, girdiği bütün şiirlerde ağlamanın ve aşkına karşılık göremeyen sevgilinin sembolü iken bu şiirde kendisine yakışacak bir kinaye ile zikredilir. Bülbül yine feryat figandır ama bu kez gül için mi yoksa Hafız için mi ağlamaktadır bu pek belli değildir. Şair bülbülün kim için ağladığını mükemmel bir ustalıkla muğlâk bırakmıştır… Ayrıca bu şiirde gül de o bildik “gül” değildir. Bizim divan şiirimizde anıldığı şekliyle gül, çoğunlukla aşığını baştan çıkaran sonra da ona yüzünü göstermeyen fettan sevgiliye benzemiyor burada. Burada gül, Hafız’ın ölümüne ağlamakta, belki de ondan sonra kendisinin güzelliğini layıkıyla dile getirip anlatacak bir şairin çıkmayacağı endişesi ile her seher yaprağından şebnem yerine kan damlatmaktadır toprağa. Yani gül kanlı gözyaşı dökmektedir ki kanlı gözyaşı dökmek aslında ve hemen her zaman bülbülün işidir. Eski şiirde gül cefa çekmez…
Ölüm, Hafız ve Hafız gibi rint kimseler için korkup kaçılacak, ağlanıp sızlanılacak bir şey değildir. Çünkü rintler inanırlar ki ölüm sevgiliye kavuşmaktır ve gönül bunun için yanıp tutuşmaktadır. Gönül bir buhurdandır ve ateş gönle düştüğü günden beri bu buhurdanlık yanıp tütmektedir… Bu yanık, rint gönüller geçtikleri her yere kimseyi rahatsız etmeyen hoş kokular yayılır.
Ve “serin serviler”… Rivayet olunur ki üstat bu satırdaki “serin” sıfatını buluncaya kadar bu şiiri sekiz yıl tamamlayamamıştır. Hafız’ın kabri -son haliyle- gerçekten de serviler altındadır. Yahya Kemal belki de kendi rint meşrepliği ile bir rindin dünyada kabrinin neresi olması gerektiğini en iyi bilenlerdendir. Zira kendisi de sağlığında ısrarla Rumeli Hisarı’na gömülmeyi vasiyet etmiş, bu ısrarının sebebi sorulunca da rindane bir cevap vermiştir: “Orası, İstanbul kuşatması sırasında şehit düşenlerin, ilk şehitlerin meftun olduğu yerdir. Onların arasında olmak isterim.”
Şairi, kabrinde her seher bir gül açması, her gece bir bülbül ötmesi dileğiyle yâd ediyor ve böyle bir şaire sahip olduğumuz için yüreklerimizde, şairin Ankara’dan İstanbul’a dönerken duyduğu mutluluğa bedel bir mutluluk duyuyoruz… Ruhu şad olsun.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.