Kategori arşivi: Roman İnceleme

Eylül Romanının İncelenmesi

KİTABIN ADI : EYLÜL

KİTABIN YAZARI : MEHMET RAUF

YAYIN EVİ VE BASIM TARİHİ :ÖTÜKEN YAYIN EVİ-1986

KONUSU : Suad ve Necip arasında geçen yasak ilişkinin gelişimi ve hazin sonu.

KİTABIN ÖZETİ

Suad, Necip ve Süreyya bir takım ortak özelliklere sahiptirler. Üçü de yalnızdır. Süreyya, beş yıldır evli olduğu karısı Suad ile birlikte, babasının Bakırköy’deki şehre uzak bir bağ evinde oturmaktadır. Fakat hayatından memnun değildir. O, Boğaz’da veya Ada’da denize yakın yerlerde geçirecek günlerinin özlemini duyar. Belki ölmüş çocuğunun hatırası, belki babasının otoritesi bu özlemi ona hissetiriyor, yalnızlıktan kurtulmaya zorluyor. Babasının yüzünden her yaz bağ evine gelirler ve sıkıntıdan patlarlar. Süreyyanın hasreti deniz, sahil, serinliktir. Suad, yoksulluk ve aile geçimsizliği içinde büyüdüğünden acıyı tanıyor. Bunun için çok şey istemeden de yaşamaya hazır. Beş yıldan beri hayat arkadaşı olarak kocasını görmüştü. Ama kocasıyla aralarında bir yakınlık olmadığı zamanla ortaya çıktı. Kendisi musikiyi seviyor, Süreyya hoşlanmıyor. Süreyya denize aşık, Suad denizi sevmiyor…
Suad’ı sinirlendiren tek şey, Süreyya’nın kız kardeşi Hacer’in bir yandan hala çocuğu Necip’le gönül eğlendirirken diğer yandan kıskanç ve alaylı bakışlarıyla herkesi tedirgin etmesidir. Halbuki Hacer’in kocası Fatin Bey, kendi halinde, karısını mutlu görmekten başka maksadı olmayan bir adamdır. Aslında Fatin Bey ve Beyefendiden başka herkes bu monotonluktan şikayetçidirler ve değişiklik istemektedirler.
Süreyya, karısını alıp rahat edebilecekleri bir yalıya götürememenin azabı içindeyken, Suad, kendi babasına bir mektup yazar. Ondan gelen parayla Boğaz’da Yenimahalle’ye yakın bir yerde güzel bir yalı kiralar Süreyya buna çok sevinmiştir. Hemen yalıya taşınırlar.
Hem akrabaları, hem de yakın dostları olan Necip de bir müddet sonra yalıya gelir. Sandal gezintileri, yelken ve balık alemi süreyya’nın vazgeçemediği zevki olmuştur. Süreyya denizdeyken, Necip ile Suad piyanonun başına geçerler, tanınmış opera parçalarını söyleyerek oyalanırlar.
Necip ile Suad’ın başbaşa geçirdikleri bu uzun yaz tatili tesirini göstermekte geçikmez. Aslında Suad, yalıya taşındıklarından Necip’in geldiği zaman arasında geçen ilk on gün içinde, sebebini düşünmeden onun yolunu beklemiştir. Necip, dost saydığı, saygı duyduğu Suad’ı bu başbaşa geçen gün ve saatlerin sonunda derin bir aşkla sevdiğini hissetmiştir. Önceleri, kendisine ve Süreyya’nın dostluğuna yakıştıramadığı bu aşktan kolaylıkla kurtulabileceğini sanır. Ama bu tutkunlukluk gitgide artarak Necip’in buhranlar ve çaresizlikler içinde kalmasına sebep olur. Necip’te kapalı yeni baştan yaşamak arzusu vardır. Onlara bu arzuyu veren, birbirlerine karşı duydukları imkansız aşktır. Suad ve Necip birbirlerini sevdiklerini anladıktan, kavuşmalarının mümkün olmadığını öğrendikten sonra, dış dünya ile ilgilerini keserler. Araya giren namus ve sadakat düşüncesi aşkın saadeti yerine, onlara daha çok acı çektirir hale gelir. Necip için tek kurtuluş yolu yalıdan uzaklaşmaktır. Giderken, Suad’ın piyanonun üzerinde duran eldiveninin bir tanesini hatıra olarak götürmekten kendisini alamaz.
Bir müddet sonra Necip’in tifoya yakalandığı haberi gelir. Süreyya ve Suad üzüntülü haftalar geçirirler. Tehlikeli devre atlatılınca da Necip’i ziyarete giderler. Necip uzun zaman hastalıkla yaptığı mücadeleden dolayı yorgun ve bitkindir. Özellikle sinirleri çok zayıftır. Suad’ı başucunda görünce kendisine hakim olamaz ve duygularını belli eder. Hacer, hastalığın şiddetli günlerinde Necip baygın yatarken onun yastığının altında Suad’ın eldivenini bulur. Aile, bir arada hasta hakkında konuşurlarken Süreyya’nın annesi bu olayı hatırlar. Hacer eldiveni sakladığı yerden çıkarır. Suad, kaybettiğini sandığı eldiveni görünce sarsılır. Necip de sapsarı kesilir. Böylece ikisi de birbirlerine karşı olan hislerini belli ederler.
Necip, hastalıktan sonraki iyileşme devresini Boğaziçi’ndeki yalıda geçirmeye zorlanır. Aslında Süreyyalara gitmek taraftarı değildir. Aksine onlardan kaçmak ister.
Ancak, mücadele gücü olmadığı için Süreyya ile Suad’ın davetini kabul etmek zorunda kalır.
Yaz, sessiz bir anlaşma halinde bir rüya gibi geçer. Karısına, kışı da Boğaz’da geçirmeyi vadettiği halde Eylül gelince Süreyya konağa iner. Necip ile Suad arasındaki duyguları çoktan sezmiştir. Necip artık yalıya geldiği gibi sık sık konağa gelmemektedir. Hacer’in kıskanç davranışları, onların bakışlarından, davranışlarından mana çıkarmaya çalışan hali ikisine de zor günler yaşatır. Birbirlerini buldukları zaman, ister istemez kaybetmektedirler. Suad, Necip’i konaktan uzak tutmak için ilgisiz davranmaya çalışır. Necip ise Suad’a geldiğini belli etmemek için Hacer’le ilgileniyormuş gibi görünür. Böylece araya şüpheler, kıskançlık ve kırgınlıklar girer. Necip’in yeniden ateşlendiği ve konakta kimsenin bulunmadığı bir sırada birbirlerini sevdiklerini itiraf ederler. Suad, tek eldiveni de Necip’e verir. Bu tek eldiven Suad’a göre onun kalbinin diğer yarısıdır.
Bir gece konağın bir bölümünden alevler yükselir. Dumandan ve korkudan dışarı fırlayanlar, canlarını kurtarma telaşına kapılanlar, Suad’ın ortalarda olmadığını farkederler. Süreyya, alevlere karşı Suad diye feryat eder ama karısını kurtaracak bir harekette bulunmaz. Necip, alevlerin arasına dalarak Suad’ı kurtamaya çalışır. Fakat ikisi de çöken tavanın iyice büyüttüğü alevler içinde yanarak ölürler.

KİTABIN ANA FİKRİ :Dar görüşler ve kıskanç davranışlarla birlikte, yasak aşk her ne kadar milli ahlaka karşı olsa da anlayışla karşılanmalıdır.

ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

Süreyya : Suad’ın kocası. Saadeti deniz kenarında bir yalıda arayan bir adam. Karısını seviyor. Aynı zamanda para sıkıntısı içinde olup hayat ve kalabalık isteyen biri.
Suad : Süreyya’nın karısı. İnce ve hassas bir kadın. Aşk ile sadakat arasında bocalayıp duran bir kişiliği var.
Necip : Süreyya’nın hala çocuğu. Otuz yaşlarında, genç, yakışıklı ve zarif bir adam. Tanıdığı kadınlar arasında istediğini bulamayan ve evlenmekten kaçen dürüst biri.
Hacer : Süreyya’nın kız kardeşi. Neşeli eğlenceyi seven kocasına ilgisiz, Necip’le gönül eğlendiren kıskanç biri. Ama iyice incelendiğinde diğer kahramanlar gibi yalnız bir insan.
Fatin : Hacer’in kocası. Kendi halinde, yemeğe ve paraya düşkün bir adam.

ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Şahıslar oldukça az, olaylar basit ve kahramanların yaşadığı hayat sadedir. Kahramanlar oldukça başarılı bir şekilde tahlil edilmiştir. Her romanda ki gibi mutlu sonla bitmemesi bu romanı oldukça değişik kılmıştır. Romanda hareket oldukça azdır, tabiyata geniş yer verilmiştir.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ : (1875-1931) Servet-i Fünun dönemi romancılarındandır. Bahriye mektebini bitirerek deniz subayı oldu. Girit ve Almanya’ya gönderildi. 1908’den sonra bahriyeden ayrıldı, hayatını yazı yazarak sürdürdü. Cumhuriyet döneminde bazı dergiler çıkardı.
İlk hikayesi, on altı yaşındayken Halit Ziya’nın İzmir’de çıkardığı Hizmet gazetesinde basıldı. Daha sonra İstanbul’da Mektep dergisinde yazmaya başladı. Garam-ı
Şebab adlı romanı İkdam’da basıldı. Servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Mensur şiir, hikaye, roman ve tiyatro türlerinde otuzdan fazla eseri vardır. Ona büyük şöhret sağlayan eseri Eylül romanıdır.
Hikayeleri: İhtizar(1909), Aşıkane(1909), Son Emel(1913), Hanımlar Arasında(1914), Menekşe(1915), Bir Aşkın Tarihi(1915), Kadın İsterse(1919), Üç Hikaye(1919), Pervaneler Gibi(1920), İlk Temas İlk Zevk(1923), Aşk Kadını(1923), Eski Aşk Geceleri(1924), Gözlerin Aşkı(1924).
Mensur Şiir: Siyah İnciler(1901).
Tiyatro: Ferdi ve Şürekası(1909), Pençe(1909), Cidal(1911), Yağmurdan Doluya(1919), Sansar(1920).

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Romanının İncelenmesi

KİTABIN ADI DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ VE ADRESİ ÖTÜKEN YAYINEVİ MALTEPE İSTANBUL
BASIM YILI 2000

1.KİTABIN KONUSU:
Çocukluğundan beri bacağından rahatsız olan ve kimseyi dinlemeyen birisinin, hayaller peşinde koşarken başından geçen olaylar.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazarın küçüklüğünden beri çektiği hastalık onu hastahanelerden tiksindirmiştir. Fakat durumu ciddiyetini korumaktadır. Annesi ile kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır.
Bir gün ameliyat olması gerektiğini öğrenip hastahaneden döndüğünde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Yazar ise annesini üzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Kendi doktaruna gidip ona gözükmesi gerektiğini söyler. Annesi yazarın Erenköye gideceğini öğrenince paşanında onu merak ettiğini söyler. Ertesi gün yazar önce paşaya gider. Paşa ilk olarak sağlık durumunun nasıl olduğunu sorar yazar da kaçamak cevaplar vererek olayı geçiştirir. Daha sonra odaya Nüzhet gelir yazardan getirmesini istediği kitapları alır. Kızı gidince paşa yazara bir de doktor Ragıp Bey’ e görünmesini tavsiye eder. Paşanın uzaktan akrabası olan yazar küçük yaşlardan beri onunla konuşur, ona kitap okur. O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Nüzhet’ le birlikte beahçeye gider ve muhabbet ederler. Yazar on beş yaşında ve aralarında dört yaş olmasına rağmen Nüzhet’ i sevmektedir. Ancak onun da aynı duyguları hissetiğinden emin olmaz. Bahçede konuşurken doktor Ragıp’ ın Nüzhet’ i istediğini duyunca önce üzülür ama Nüzhet oralı olmayınca, duyduğu şüpheye rağmen keyfi yerine gelir. Daha sonra Nüzhet annesinin isteği üzerine uyumaya gider ve yazar da kendine olan tüm güvenini kaybeder.
Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Doktorun ikazlarına rağmen baston kullanmayan yazar o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Henüz uyumadan Nüzhet yazarın evine uğrar ve uyuyamadığını bahane ederek tekrar koyu bir muhabbete başlarlar. Ertesi gün yazar erkenden doktara gideceğinden Nüzhet onun uyumasını ister. Fakat yazar ona karşı olan zaafiyetini daha fazla saklayamaz, onu kendisine çekip bir kere öper ve Nüzhet şaşkınlık içerisinde koşarak eve gider.
Sabah olunca yazar Kadıköye gider ve paşanın istediği kitapları alır ve sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktara gider fakat operatörün dersi olduğundan görüşemezler. Operatörle akşama görüşebilen yazar ondan baston kullanması ve iyi yemesi ve dinlenmesi konusunda uyarı alır. İşi bitip köşke dönen yazar içeriye girdiğinde kendisinden gizli birşey konuşulduğunu anlar ve üzüntü içerisinde bahçeye oturmaya çıkar. Daha sonra Nüzhet gelir ve yazar içeri girdiğinde annesinin dolabın arkasında çıplak olduğunu söyleyerek onu rahatlatır. Fakat akşam Nurefşan ona gerçekleri yani Nüzhet ile doktor Ragıp’ın durumlarını konuştuklarını söyler. Yazar hayal kırıklığına uğrar ve Nüzhet’ in odasına konuşmaya girer. Nüzhet yine yazarı ikna eder. Daha sonra ikiside uyurlar.
Ertesi günü Nüzhet’ le bahçede geçiren yazar Nüzhet’ le cinsel yakınlaşmalara girer. O akşam doktor Ragıp yemeğe gelir ve yazar hiç oralı olmaz. Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında görüşlerini sorar o da Ragıp’ ı Nüzhet’ e yakıştıramadığını söyler bunu duyan yengesi de içinden yazara karşı kin tutar.
Bir gün yazar yengesinin Nüzhet’i mikroplara karşı uyardığını ve eşyalarımızı ayırdım dediğini duyar ve bunun üzerine evi terketme kararı alır. Ancak annesininde o gün paşalara geleceğini duyması kararını değiştirmesine neden olur.
Hızla geçengünlerden sonra nihayet evine dönen yazarın ağrıları gün geçtikçe arttığından annesi onu fakülteye götürür. Operatör ona durmun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpıdamamasını ister. Evi birden kalabıklaşan yazarın yakınları onu teselli etmeye çalışır. Tekrar fakülteye gittiğinde operatör bacağın kesilmesi gerektiğini söyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. Bundan etkilenen operatör kasaplardan farkı olmaları gerektiğini söyleyip yazara, üç aylık bir sürede bacağını kurtarmak için hastahanete kalması gerektiğini söyler. Yazar bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırır. Zor geçen günlrin sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor bacağın kurtılduğun ancak yer basamayacağını söyler.
Daha sonra da Nüzhet’ ten gelen karttan Paşanın hastalandığını Nüzhet’ in de doktor Ragıp’ la nikahlanacağını öğrenir. Acılar içinde geçen günlerin sonunda annesi doktor Mithat ve arkadaşı onu hastahaneden taburcu ettirirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bize verilen öğütleri ciddiye almalı ve hayallere peşinden koşmamalıyız. Aksi takdirde kaybeden yine bizoluruz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yazar: Tek bacağından acı çeken ve ümitleri peşinde rüyalar aleminde koşan birisi.
Nüzhet: Yerinde duramıyan yaşam dolu son derece hareketli birisi.
Paşa: Disiplinli, yardım sever ve dediğim dedik, inatçı birisi.
Yengesi: İçten pazarlıklı kızının iyiliğini düşünen bir anne.
Nurefşan: Köşkün hizmetçisi ve yazarın mutluluğu için elinden geleni yapan birisi.
Doktor Ragıp: Bakımlı ve kültürlü bir doktor.
Doktor Mithat: Yazarın doktoru.
Operatör: İnsanliğa faydalı olmaya çalışan bilinçli bir tıp adamı.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kısa ve anlaşılması güç bi kitap.Yazar kitaptaki şahısları psikolojik yönden ele almıştır.Sürükleyici bir kitaptır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa İstanbul’ da 1899 yılında doğdu. Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on üç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul öğrenimi göremedi, kendi kendini yetiştirdi. “ Biri Yerli ve Kopanlıklar Kralı” adlı (1913) ve “ Üç Kardeş” adlı (1918) birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor, Fagfur (1918) vb. gibi sanat dergilerinde hikaye çevirileri ve makaleleri yayımlanıyordu.Savaş sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. Çıkardıkları “ Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesinde “ Asrın Hikayeleri” genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikayeler o zaman çok beğenildi; yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Ömer Seyfettin vb.) tarafından teşvik edildi.O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı. Bu arada “ Kültür Haftası (1936) ve Türk Düşüncesi (1953-1960)” adlı iki de dergi çıkardı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendini Faşizm akımına kaptırdı; savaş sonrasında calıştığı parti gazetelerine göre ikide bir ağız değiştirerek siyasal bir dengesizlik içinde bocaladığı, genellikle gerici bir takım görüşlerin savunuculuğunu yaptı. Atatürkün sağlığında “ Türk İnkılabına Bakışlar(1938)” adlı bir kitap yazmışken Atatürkün ölümünden sonra devrin düşmanı bir yol tutu. 1961’ de İstanbul’ da öldü.

ESERLERİ:
Yalnızız, Fatih Harbiye, Şimşek, Bir Tereddütün Romanı, Sözde Kızlar, Mahşer.

Çalıkuşu Romanının İncelenmesi

KİTABIN ADI:ÇALIKUŞU
KİTABIN YAZARI:REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ: İNKILAP YAYIN EVİ
ANKARA CADDESİ,NO:95
SİRKECİ 34410 İSTANBUL

1.KİTABIN KONUSU:REŞAT NURİ GÜNTEKİN bu romanında küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden genç bir öğretmenin hayatını,aşkını ve Anadolu halkının sorunlarını ,yaşantılarını anlatıyor.
2.ROMANIN ÖZETİ:
Bir subay kızı olan Feride küçük yaşlarda önce annesini sonra da babasını kaybeder.Annesini ve babasını kaybeden Feride Erenköyü’nde,Kozya Tağı’ndaki Besime teyzesinin yanında büyür.
Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okur. Feride yaramazlıklarından dolayı okul da arkadaşları tarafından<Çalıkuşu>
Diye çağrılır.
Teyzesinin oğlu Kamuran, bu yaramaz kızdan çok hoşlanır ve Feride’ye aşık olur. Feride ile Kamuran iyi anlaşırlar ve zamanlarını birlikte geçirmeye başlarlar. Kamuran, Feride’ye kendisini sevdiğini ve evlenmek istediğini söyler. Feride ‘de onu sevmektedir ve Kamuran ile evlenmeyi kabul eder. Fakat evlenmeden birkaç gün önce bir kadın Feride’ye ,Kamuran’ın İsviçre’de iken Münevver adında hasta bir genç kadını sevdiğini ve ona evlenme sözü verdiğini söyler. Kadın,Feride’ye mektupları verir. Feride mektupları okuduktan sonra Kamuran ile evlenmekten vazgeçer ve köşkten kaçar. Bir dadının evinde kalmaya başlayan Feride, artık hayatına yeni bir yön vermek zorunda kalır.Bunun için Feride,Anadolu’da öğretmenlik için başvuru da bulunur. Feride Zeyniler Köyü denilen ıssız,ulaşımı zor hiç bir öğretmenin gitmek istemediği bir yere tayin edilir. Burada birçok zorluklarla karşılaşan Feride artık başından geçenleri bir deftere not etmeye başlar. Bu köyde öğrencileri onun en yakın arkadaşları olmuştur. Öğrencilerini çok seven Feride özellikle Münise adlı öğrencisini çok sever ve onu evlat edinmek ister. Münise köylünün hiç sevmediği bir kadının kızıdır. Münise’nin annesi başka birini sevdiği için ,Münise’nin babası ondan boşanır ve köyden başka bir kadınla evlenir. Münise annesinin yanında kalmaktadır ve babası da arasıra kızını gizlice ziyaret eder. Feride uzun uğraşlar sonunda Münise’yi evlat edinmeyi başarır ve ikisi beraber yaşamaya başlarlar.
Bir gün hırsızlık yaparken yaralanan birisini köye getirirler. Feride yaralığı tedavi eden ,yaşlı bir doktor ile tanışır. Doktor Hayrullah Bey Feride’yi çok cana yakın bulur ve hemen birbirleri ile kaynaşırlar. Doktor Bey ,Feride’nin burada çektiği zorlukları görür ve daha iyi bir yere nakledilmesi için elinden gelen çabayı gösterir. Bir süre sonra bir denetleme sırasında Feride’nin öğretmenlik yaptığı okul kapatılır. Feride bunun üzerine Zeyniler Köyü’nden ayrılmak zorunda kalır. Feride’nin yeni tayin yeri ise İl Merkezindeki Kız Öğretmen Okulu dur. Burada Fransızca öğretmeni olarak göreve başlar. Feride çok güzel bir kız olduğu için gittiği her yerde güzelliğiyle dikkatleri çekmektedir. Öğretmenlik yaptığı süre içinde evlenme teklifleri alan Feride bu tekliflerin hiçbirini kabul etmez.
Daha sonra Feride Kuşadası’nda bir okula tayin edilir. Doktor Hayrullah Bey’de emekli olmuş ve Kuşadası’na yerleşmiştir. Hayrullah Bey Feride’yi kızı gibi sevmektedir. Feride’yi her fırsatta kanatları altına almakta ve onu bütün kötülüklerden korumaktadır. Feride’nin evlat edindiği Münise iyice büyümüş ve güzel bir kız olmuştur.
Hayrullah Bey’in uzak bir köye, hastaya gittiği bir sırada Münise hastalanır. İlk başta nezle sanılan hastalık difteridir. Münise hastalığının anlaşılmaması sonucu hayatını kaybeder. Münise’yi çok seven Feride’nin dünyası yıkılır. Feride’yi, Hayrullah Bey teselli eder. Münise’nin de ölmesi sonucu Feride ile Hayrullah Bey hakkında, çevredeki dedikodular iyice artar. Bunun üzerine Hayrullah Bey, çevrenin dedikodusundan kurtulmak ve Feride’ye laf gelmesini önlemak için Feride ile kağıt üzerinde bir evlilik yapar. Evlendikten bir süre sonra yaşlı birisi olan Hayrullah Bey vefat eder. Hayrullah Bey ölmeden önce ,Feride’nin yaşadıklarını yazdığı defterini okumuş ve Feride’nin başından geçenleri öğrenmiştir. Hayrullah Bey ölmeden önce Feride’den ailesinin yanına dönmesi için söz almıştır. Feride’nin kaybolduğu sandığı defterini, Hayrullah Bey bir zarfın içine koyarak zarfın Kamuran’a verilmesini vasiyet etmiştir. Feride , Hayrullah Bey’in vasiyetini yerine getirmek için zarfın içinde ne olduğunu bilmeden bu emaneti Kamuran’a teslim eder. Kamuran, Feride’nin dönmesine çok sevinir. Feride birkaç günlüğüne izin alarak gelmiştir. Bu arada Kamuran evlanme sözü verdiği Münevver ile evlenmiştir ama kadın hasta olduğu için kısa bir süre sonra ölmüştür. Kamuran zarfın içindeki defteri bir gece sabaha kadar okuduktan sonra ,Hayrullah Bey’in yazdığı tavsiyeleri yerine getirmeyi , Feride’yi bir daha ne pahasına olursa olsun elinden kaçırmamağı kafasına koymuştur. Feride ‘nin gideceği gün Kamuran güya onu almak için gelen arabadan iner. Feride ‘yi bir daha elinden kaçırmamaya kesin kararlıdır. Feride’ye hala kendisini çok sevdiğini söyler ve gitmemesi için Feride ‘ye yalvarır. Feride’nin, Kamuran’a olan aşkı bitmemiştir ve Kamuranı sevmektedir.Feride gitmekten vazgeçer ve bir daha ayrılmamak üzere evlenirler.

3.ANA FİKİR:Romanda Anadolu insanının ne zor şartlar altında bulunduğu anlatılıyor. Bazı toplumsal sorunlara değinilmiştir. Bunlardan bazıları Anadolu’da ki ulaşım,haberleşme ve iletişim dir.
Bir genç öğretmenin ne pahasına olursa olsun zorluklar altında görev yapması ,ülkesine hizmet etmesi,bu zorluklarla yılmadan mücadele etmesi, yurdumuzu kalkındırmak isteyen gençlerimize bir örnektir. Vatanımızın çıkarlarını kendi çıkarlarımızdan daha üstün tutmalı ve bayrağımızın dalgalandığı her yerde , zorluklardan yılmadan çalışmalı ve ülkemizin hiçbir yerini ayırmaksızın kalkındırmalıyız.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

FERİDE:Küçük yaşlarda annesini ve babasını kaybetmiş,teyzesinin yanında büyüyen; çok güzel,canayakın , yaramaz bir kızdır.
KAMURAN:Verdiği sözü tutan ,yakışıklı bir gençtir. Feride’yi çok sevmektedir.
MÜNİSE:Sevimli cana yakın ,süsüne düşkün,güzel bir kızdır. Küçük yaşta anne ve babası birbirinden ayrılmış ve Feride tarafından evlat edinilmiştir.
HAYRULLAH BEY:Yaşlı bir doktor olan Hayrullah Bey başkalarının yardımına koşan ve zorluklara rağmen insanların hayatlarını kurtarmak için görevini en iyi şekilde yapan birisidir.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Yazar; sade ve akıcı bir üslupla olayları dile getirmiştir. Romanda duygusallığın ön planda olması okuyucu kitlesini de artırmaktadır. Anadolu’nun insanının sıkıntıları ,İstanbul’da eğitim görmüş bir kızın yaşadıkları ile çok güzel bir şekilde anlatılmıştır.

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Reşat Nuri Güntekin; İstanbul’da Üsküdar’da doğdu(1889). Askeri Doktor Nuri Bey’in oğludur. Çanakkale’de ilk öğrenimini yaptı. Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okuduktan sonra İzmir’deki Fransız Okulu’na girdi. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi(1912). Uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı(1913-1930);Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi oldu(1931);Çanakkale miletvekili seçildi(1939-1944);UNESCO’da Türkiye temsilciliği, Paris’te kültür ateşeliği görevlerinde bulundu. Emekliye ayrıldıktan sonra,yeni eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden öldü(1956);cenazesi uçakla getirilip Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü

Cezmi Romanının İncelenmesi

KİTABIN ADI CEZMİ
KİTABIN YAZARI NAMIK KEMAL
YAYIN EVİ VE ADRESİ İNKİLAP ve AKA KİTABEVLERİ–Ankara cad. 95 İST.
BASIM YILI 1985

1. KONUSU:
Kitapta genç, cesur, vatanını ve milletini herşeyden daha çok seven bir yiğidin devleti için yaptıkları ve savaştaki kahramanlıkları anlatılıyor .
2.KİTABIN ÖZETİ:
Cezmi yiğit bir sipahi olduğu kadar, bilgin bir şairdir de. Yakışıklıdır. Ciritte, atlı sporda ustadır. Roman İstanbul’da başlar.
XVI. yüzyıl içinde Avrupalılar, Amerika’nın hemen her tarafına sokularak, o zamana kadar kayıplarda kalmış ve hiç işlenmemiş olan bu yeni dünyanın her çeşit faydalı hazinelerinden hisse almaya başladılar.
XVI. Yüzyılın üstünlükleri sadece bunlardan da ibaret değildir. Yine bu yüzyıl içinde, Büyük Türk Hakanı ve Türk Orduları Başkomutanı Kanuni Sultan Sülayman I. Şanlı bayrağımızı, şafaklar içinde doğmuş bir hilal gibi, Viyana’larda, Tebriz’lerde, İspanya ve Hindistan’larda dolaştırarak dünyanın doğusunda, batısında şanla, şerefle dalgalandırıyordu.
Kanuni’nin ölümünden sonra başa Yavuz Sultan Selim geçmişti. Bunun üzerine İran Safevi Devleti, Türk milletiyle savaş alanında boy ölçüşmeyi kolay sanıyor; birtakım boş hayallere kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. İşte o arzuların, o huyların sonucuydu ki, Safevi Devletiyle Osmanlı Devleti birbirine harp ilan etti.
Devrin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, bu savaşı faydasız görüyor ve yapılmasını istemiyordu. Daha sonraları devletçe kararlaştırılan İran seferi ve savaşın başlaması, tecavüzün önce düşman tarafından yapıldığı düşüncesine dayandı. Ve şuarada burada başlayan Gürcü isyanlarının bastırılacağı söylentisi ortaya atılarak, ordu Üsküdar’a çekildi.
Cezmi ise, yüzünde zeka ışıkları, parlayan mert tavırları ve göz alıcı gençliği ile koca bir ordunun içinde en seçkin bir yaratık sayılacak kadar herkesin takdir ve iltifat bakışlarını üzerine çekip duruyordu.
İran Hükümeti, Türk ordusunun İstanbul’dan hareketini haber alır almaz, Tokmak Han’I Gürcistan Muhafızlığına tayin eylediği gibi, Tebriz’deki askerine de, Allah Kuli Han komutusunda, Van üzerinden Anadolu!ya hücum emrini vermişti. İki ordu Çıldır sahrasında karşılaştı. Osmanlı ordusunun başında Derviş Bey bulunuyordu. Derviş Paşa, genç bir kahraman, usta bir binici olduğu kadar da yaradılıştan çok heyecanlı ve hiddetli bir zattı; en küçük bir şeyden hemen parlayıverirdi. Düşmanla karşılaştıkları zaman, kükremiş bir aslan kesildi. Düşman kendilerinden kat kat fazlaydı;fakat o, aradaki bu sayı farkına hiç önem vermedi; bayrağı altında bulunan üç dört yüz yiğitle koca bir ordunun ta kalbine, en can alacak yerine saldırmakta bir an bilr tereddüt etmedi. Düşmanın kimini yerlere seriyor, kimini çil yavrusu gibi darmadağın ediyordu. Fakat ne çare ki saflarımız gittikçe seyrekleşiyordu. Buna karşılık düşman askeri ise, mütemadiyen takviye aldığı için, azalmak şöyle dursun, bilakis gittikçe çoğalıyordu. İranlılar hücumlarıyla nihayet birliğimizi kuşatmaya muvaffak oldular ve bir hayli askerimizi de şehit ettiler.Derviş Paşa bu elverişsiz şartlar altında yılmıyor, yanında sağ kalan bir avuç kahramanla göğüs göğüse, kılıç kılıca bir boğuşma ile düşmanı saatlerce hırpalıyor, hırpalıyordu.
Nihayet Tokmak Han tarafından üzerlerine dolgun mevcutlu bir süvari alayıdaha sevk edildi. Bu taze kuvvet, şiddetli bir saldırışla Paşa’nın yanında bulunanlardan otuz kadar kahramanı şehit ettikten sonra, topuz ve kılıç darbeleriyle kendisini de atından düşürdüler. Genç ve kahraman Türk komutanı yaya kaldığı halde, tek başına koca bir alayla bir hayli zaman başa çıktı; birbiri ardına üzerine saldıran üç iranlıyı birer kılıçta ikiye böldü. İranlılar, şiddetli bir hücum ile Paşa’nın sağ tarafında bulunan birkaç süvarimizi de şehit ettikten sonra, bir okla paşa’nın atını öldürdüler; ikinci bir oklada kendisini yaraladılar.
Cezmi bulunduğu yerden paşa’nın düştüğü tehlikeyi görünce, gözlerini kan bürüdü; tüyleri diken diken oldu. Adeta kendinden geçmiş denilecek heybetli bir tavırla :
_Paşa yerlerde yatıyor! Dinini, milletini, devletini seven arkamdan gelsin!…
Diyerek kılıcını ağzına, kargısını aline aldı. Ferhat Paşa’nın yadigarı olan küheylanın dizginini boynuna attı, başını düşman üzerine çevirdi ve düşmana hücum etti. Yanında bulunanlar da kendisiyle birlikte ileri atılmakta bir an bile tereddüt etmediler; komutanlarını kurtarmak için belki rüzgarla yarışabilecek kadar hızlı koştuğu için,Paşa’nın etrafını sarmış bulunan düşman askerlerine herkesten önce o yetişti; birbiri ardınca birkaç düşmanı tepeliyerek paşa’nın hemen yanına vardı ve yere indi. Paşa’yı kendi atına bindirdi. Saygı ile üzengisini öptüğü sırada öteki arkadaşları da yanlarına geldiler. Atını Paşa’ya verdiği için yaya kalan Cezmi de ani bir hareketle bir İran süvarisinin dizginine sarıldı. Fevkalade bir ustalıkla adamı öldürerek altındaki ata atladı ve savaşan arkadaşlarını arasına karıştı.
Aradan biraz zaman geçmişti ki, düşman saflarının arkasında siyah bir duman belirdi. Tam o sırada bizim askerlerin arkasında da kızıl bir toz bulutu kalktı. Öyle ki, bulutun büyüklüğüne ve dehşetine bakılsa, yerler gökler birbirinin üzerine yığılmış geliyor sanılırdı. Ordumuza taze kan geliyordu. Özdemiroğlu Osman Paşa kuvvetleri biçare askerlerimizin yardımına koşuyordu. Bu kuvvetler düşmanın üzerine yağmur yağarcasına kurşun yağdırıyorlardı. Fakat o devrin silahları sudan etkilendikleri için, yağmurun şiddetiyle, on-oniki dakika içinde bütün bütün kullanılamaz hale gelmiş ve iş yine kılıca dayanmıştı. O devirde ateşli silahları en iyi kullanan Türklerdi. Türklerin ellerindeki ateşli silahler işlemez hale gelince İranlılar çoğunluklarına güvendiler; ordumuza hücum etmeye başladılar.
Deviş Paşa çadırına çekilince, Cezmi de hemen savaşa katıldı. Gösterdiği kahramanlık ve ustalığa yalnız bizimkiler değil, karşı tarafın kahraman kişilerini bile hayran bıraktı. At, silah kullanmakta öyle harikalar gösterdi ki, komutanı Osman Paşa gibi vazifesinden başka birşeyi gözü görmeyen olanca dikketiyle savaşı idare etmekte olan ciddi bir askeri bile vaik vakit adeta tertibatını unutturacak kadar hayranlıkla kendisini seyretmek zorunda bıraktı.İranlılar, hava iyice kararınca tabana kuvvet kaçtılar.
Savaştan sonra Osman paşa, Derviş Paşa’nın yanına giderek durum değerlendirmesi yaptılar. Cezmi’nin kahramanlıklarından bahsettiler ve Cezmi’yi yanlarına çağırttırarak onu ödüllendirdiler.
Cezmi’nin savaşta tanıştığı Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray bu savaşta esir düşmüşlerdir ve İran sarayına götürülürler. Burada Perihan ve Şehriyar Adil Giray’a aşık olurlar. Sünni mezhebinde olan Perihan, seviştiği Adil Giray’la, Osmanlı ordusunun da yardımını alarak İran saltanatını ele geçirmek amacındadır. Bunu Şehriyar haber alır; taraflar kanlı bir boğuşmaya tutuşurlar. Şehriyar, Perihan ve Adil Giray ölürler. Cezmi yaralanır ve derviş kılığına girerek güçlükle vatanına döner.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:
Herkes, vatanı için elinden gelen herşeyi yapmalı hatta uğrunda canını seve seve verebilmelidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitapta olaylar en küçük ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Çok sürükleyici bir anlatım tarzı vardır. Ama yazar bazen konunun dışına çıkarak, bunun da farkına vararak “konunun dışına çıktık galiba, kaldığımız yerden devam edelim.” şeklinde ifadeker kullanmış ve bu da akıcılığı zaman zaman yok etmiştir.
CEZMİ :
Genç ve yakışıklı bir delikanlıdır. At ve okçuluk sporunda oldukça ustadır.
ADİL GİRAY :
Adil Giray, doğuştan şair olduğu kadar da asker yaradılışlıydı. Vicdanı temiz, kültürü kuvvetli, dindar ve hamiyetli bir insandır.
PERİHAN :
İran Safevi Devleti’nin hükümdarı Tahmasp’ın kızıdır. Politika alanında çok başarılıdır. Tanrı’nın özene bezene yarattığı eşsiz bir dünya güzelidir.ahlak ve karakter bakımından da emsali yoktur. Çok cesur ve her bakımdan kuvvetlidir.
ŞEHRİYAR :
Kırkına yaklaştığı halde, tazeliğini ve güzelliğini kaybetmemiştir. Yılan gibi görünüşte zayıf, fakat kuvvetli bir bünyesi vardır. Aciz kaldığı zaman yılan gibi sürünür; fakat eline bir fırsat geçer geçmez insanı sokar
DERVİŞ PAŞA:
Sokullu soyundandır. Saldırdığı zaman şiddetle saldıran, temiz yürekli, genç bir kahraman olduğu gibi, binicilikte de diğer komutanlardan ve belki Türk sipahisinin hepsinden daha üstün sayılan bir şahıstır.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap bence çok sürükleyici , özellikle savaşta geçen olayları çok iyi yazmış. Okuyan kişi kendisini o savaşın içinde buluyor ve olanları aynen kahramanlarla birlikte yaşıyor gibi.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Namık Kemal; vayan şairlerimizin en büyüğüdür. Tekirdağ’da doğdu(21 Aralık 1840). Babası müneccim başı Mustafa Asım’dır. Iki yaşında annesi Fatma Zehra Hanım’ı kaybedince, anne babası Abdüllatif Paşa’nın yanında özel bir öğrenim görerek Kars’a, Sofya’ya gitti. Istanbul’ geldiği zaman fransızcayı öğrenmiş, küçük bir divan dolusu şiirler yazmış bulunuyordu. Şinasi ile tanışarak Tasvir-I Efkar gazetesine yazmaya başladı. Yazıları ulusun gözünü açacak nitelikte olduğu için gazete kapatıldı, yazarları sürgün edildi. Namık Kemal’in iki romanı vardır:“İntibah” ve “Cezmi”. Her iki roman da duygu ve hayale fazla yer verir. Dilin sadeliğinden, halkın ana dilinden, gerçeklerden, günümüz roman tekniğinden uzaktır.

Araba Sevdası Romanının İncelenmesi

KİTABIN ADI ARABA SEVDASI
KİTABIN YAZARI R.MAHMUT EKREM
YAYIMEVİ VE ADRESİ İNKILÂP KİTABEVİ
BASIM YILI 1985

1.KİTABIN KONUSU: Ana kahraman olan Behruz Beyin hayatı ve eğlenceleri.

2.KİTABIN ÖZETİ : Behruz Bey 25 yaşlarında zengin bir ailenin çocuğudur.Konu 1896 yıllarındaki Osmanlı döneminde geçer.Behruz beyin babası Osmanlı teşkilatında validir.Bu sebepten Behruz Beyin babası sürekli bir yerlere tayin olmaktadır.

Ama her gittiği yeni atamanın ardından İstanbul’a dönmektedir. Babası İstanbul’da saygın bir yere sahiptir. Behruz Bey önce babası tarafından gerekli terbiyenin alınması için Behruz Bey’i önce askeri rüştiyeye yazdırır. Ama okulun 3. senesinde eğitimi yeterince aldığı düşünülerek okuldan ayrılır ve özel hocalarla eğitimine devam edilir. Babası o zamanın favori lisanı olan Fransızca’yı iyi öğrenebilmesi için şehrin en iyi hocalarından ders aldırır. En son Mösyö Piyer de karar kılınır. Fransızca’nın yanında Arapça ve Farsça eğitimi de alır. Behruz Bey kışları köşkte geçirirken yazları Çamlıca da ki yazlıkta geçirir. Hayat onun için son derece mütevazidir.Yalnız aşırı derece de arabalara karşı merakı vardır.Behruz Bey’in babası kendisi 24 yaşlarındayken vefat eder. Babasından bir miktar servet kalır.Tanıdıklar vasıtasıyla Behruz Bey’e bir iş ayarlanır.İşe gitmez ama her ay parasını alır.Bir de Behruz beyin en büyük özelliği bozuk Fransızca’sını günlük yaşantının içinde kesitler halinde kullanmasıdır.Neyse Behruz bey Babasından kalan her şeyi annesinin bütün mücevheratını ve evlerini züppece bir yaşamın kurbanı eder ve

kaybeder.Şımarıklığı,sorumsuzluğu,herkesten daha şık giyinmek, az buçuk bildiği Fransızca’sını olur olmaz yerlerde kullanma
arzusu artar. Çalıştığı kaleme zaman buldukça uğramaktadır. En büyük zevki, zamanın modasına uyarak, son derece gösterişli arabalarıyla sokakları,eğlence yerlerini, dolaşmaktır. Bir gün arabasıyla dolaşırken,güzel bir araba içerisinde sarışın bir kız görür. Hemen aşık olur. Sarışının zannettiği kira arabasına gizlice bir aşk mektubu atar.Yüksek bir aileden zannettiği sarışın ise, bir sokak yosması,hayat kadını, ‘dır. Periveş adındaki bu ahlaksız kadına şiirler yazar, geçebileceği yerlerde dolaşır, bulamaz. Yazdığı mektuba karşılık beklerken, yalan söylemekten hoşlanan arkadaşı Keşfi Bey’den Periveş’in öldüğü haberini alır. Mezarını bulabilmek için çırpınıp durduğu bir gün sevdiği kızla Şehzadebaşı’nda karşılaşır, sevgilisinin ablası zanneder. Periveş’in mezarını sorar. Alaylı kahkahalarla karşılaşınca sevdiğinin bir hayat kadını olduğunu, kaybettiği onca şeylerin bir hiç uğruna olduğunu anlar.

“Arz ederim.”

3.KİTABIN ANAFİKRİ:Hayatta ne olursa olsun bu günden başka birde yarının olduğu. Dünya servetinin gelip geçiciliği ve arkadaş ilişkisinin önemi.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Behruz Bey: Devlet bünyesinde çok önemli bir yeri olan bir babanın oğlu.Çocukluğu boyunca ne isterse anında yerine getirilmiş biraz şımarık biri.Kitapta 25 yaşında bir genç.

Mösyö Piyer:Behruz Beyin Fransızca öğretmeni.Açık göz ve fırsattan istifade etmesini iyi bilen birisi.

Mişel:Evin kahyası

Keşfi Bey: Devamlı yalan söyleyen birazda şakacı olan bir kişi.Behruz beyin yakın arkadaşı.

Şükran bey- Naim efendi:Behruz beyin devamlı alışveriş yaptığı tüccarlar.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap 1896 yılında yazıldığı için dili ağır osmanlıca sözcüklerle dolu.Ayrıca Behruz beyin Fransızca özentisini göstermek için fazla Fransızca kelime kullanılmış.Ama eser anlaşıldığında okuyucuya gizliden gizliye dersler veriyor.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Türk tarihimizde,romantizmden realizme geçen ilk romancımızdır.Tanzimat edebiyatımızın önemli şairleri ve yazarları arasındadır.

Aşk-ı Memnu Romanının İncelenmesi

KİTABIN ADI AŞK-I MEMNU
YAZARI Halit Ziya UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ İnkılap Kitap Evi Sirkeci/İSTANBUL
BASIM YILI 1987(8inci basım)

1.KİTABIN KONUSU :
İstanbulda yaşayan bir ailenin içinde bulunduğu karmaşık durum,aile ilişkilerinin çarpıklığı ve insanın ihtirasları uğruna ne hallere düşeceği anlatılıyor.

2.KİTABIN ÖZETİ :
İstanbul’un tanınmış ve zengin aileleri eğlence yerlerine gelerek gecelerini neşe içerisinde geçirmektedirler.Adnan Bey ve ailesi de bunlardan birisidir.Adnan Bey iki tane çocuğu olan karısını kaybetmiş dul bir adamdır.Eğlencelerde sık sık Firdevs Hanımla karşılaşırlar.Firdevs Hanım da eski istanbul ailelerine mensup soylu bir kadındır.Bihter ve Peyker adında iki tane kızı vardır.Adnan Bey aralarındaki yaş farkına rağmen bihterle evlenmek ister ve evlenirler.Mutlu bir hayatları vardır.
Adnan Beyin Nihal adında bir kızı vardır.Nihal, amcasının oğlu Behlülle evlendirilmek istenmektedir.Behlül ise yengesine karşı ilgi duymaktadır.Bir gece Bihteri odasına davet ederek ona uygularını anlatır.Bihter ise Behlüle inanmaz çünkü onun Peykere karşı ilgi duyduğuna şahit olmuştur zaten Behlülün ne kadar çapkın olduğu herkes tarafından bilinmektedir.O gece Bihterle Behlül birlikte olurlar ve bu binbir tehlike içinde devam eder.
Nihali, evde yetiştirilmiş bir zenci çocuğun olan Beşir de sevmektedir.Bir gün Nihal üvey annesinin macerasını öğrenir ve onları dinlerken düşer bayılır böylece öğrendiklerini de açığa vurur.Bu olaydan sonra Nihal yatağa düşer onun kötü olduğunu gören Beşir herşeyi Adnan Beye anlatır.Karısı tarafından aldatıldığını öğrenen Adnan Bey çok kızar.Bihter de gelecek tepkilerden korktuğu için kendisini odasına kapatır ve yaşamakla ölmek arsında bir tercih yapmak zorundadır.Birkaç dakika sonra odadan bir el silah sesi duyulur .Bihter intahar etmiştir.Olayları öğrenen behlül ise ortadan kaybolarak kayıplara karışır.
Bir süre sonra Nihal iyileşir ve babasıyla beraber birbirleri için yaşamaya başlarlar.

3.KİTABIN ANAFİKRİ :
Toplumun değer yargılarına ters düşen davranışların insanları nereye sürükleyeceği.

4.KİTAPTAKİ OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Olaylar İstanbulda geçer.Genelde İstanbul ailelerinin gece eğlencelerinden ,aile yaşantılarından ve ilişkilerinden bahsedilir.

Adnan Bey :Saf iyi kalpli bir insandır.Karısyla aralarında yaş farkı olmasına rağmen iyi geçinir ama iyi niyeti aldatılmayla son bulur.
Firdevs Hanım:Bihterle Peyker’in annesidir.Kocasının vefatı üzerine kızlarıyla yalnız kalmış ve herşeyini onlara adamıştır.
Bihter :Adnan Beyle evlidir ama aklı fikri hep aşkta meşktedir.
Behlül :Oldukça çapkın birisidir kadınları baştan çıkarır ve onlarla birlikte olur.
Nihal :Adnan Beyin kızıdır çok hassas ve narin bir yapısı vardır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap Osmanlının son döneminde Fransız akımının etkisiyle yazılmıştır.Bahsedilen eğlence kültürü Fransızlarınkine benzemektedir.Kitabın dili ağır sayılabir.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
İstanbul’da doğdu, 22 Mart 1945’te aynı kentte öldü. Mahalle mektebinden sonra Fatih Rüştiyesi’ne gitti.Sonra da Fransızca öğrenmesi için rahipler okuluna gönderildi. Fransızca’dan ilk çevirilerini bu yıllarda yaptı. Tevfik Nevzat ile 1884’te Nevruz dergisini, 1886’da da Hizmet gazetesini çıkarttı. İlk romanlarını bu gazetede yayımladı. Okulu bitirdikten sonra bir yandan İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaparken, bir yandan da Osmanlı Bankası’nda memur olarak çalıştı. 1896’da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak Servet-i Fünun dergisinde kendine geniş ün sağlayan romanlarını yayımladı.
Uşaklıgil Edebiyat-ı Cedide’nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlıca’da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler bularak, Türkçe’de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur.
Yaşantı alanının darlığına karşın, Uşaklıgil Türk romanının öncüsü sayılmıştır. Çünkü ondan önce, romanı bir sanat yapıtı kabul ederek onun kadar ciddiye alan, bir sanatçı titizliğiyle romanın yapısına ve tekniğine gereken önemi veren başka bir Türk yazarı olmamıştır.
YAPITLAR (başlıca): Roman: Nemide, 1889; Bir Ölünün Defteri, 1889; Ferdi ve Şürekâsı, 1894; Mai ve Siyah, 1897; Aşk-ı Memnu, 1900; Kırık Hayatlar, 1923. Öykü: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888; Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, 1888; Heyhat, 1894; Solgun Demet, 1901; Sepette Bulunmuş, 1920; Bir Hikâye-i Sevda, 1922; Hepsinden Acı, 1934; Onu Beklerken, 1935; Aşka Dair, 1936; İhtiyar Dost. 1939; Kadın Pençesinde, 1939; İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950. Oyun: Kabus, 1918. Anı: Kırk Yıl, 1936; Sara ve Ötesi, 1942; Bir Acı Hikâye, 1942. Şiir: Mensur Şiirler, 1889. Deneme: Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955

Ateşten Gömlek Romanının İncelemesi

Ateşten Gömlek

Kitabın Adı : ATEŞTEN GÖMLEK
Kitabın Yazarı : HALİDE EDİP ADIVAR
Yayınevi ve Adresi :ÖZGÜR YAYINEVİ/MAYIS 2001

1.KİTABIN KONUSU :

Kurtuluş savaşının ilk romanı olan bu kitap,cepheden izinli gelen Halide Edip Adıvar’ın yoğun duygularıyla yazılmış olup konusu bir toplumun, bir ulusun yeniden var oluş mücadelesidir.

2.KİTABIN ÖZETİ :

Peyami, dışişleri mesleği seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası açılarak içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Peyami’nin uzak bir akrabası olan Ayşe, İzmir’den onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunun üzerine,onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiçbir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsanla mütarekenin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar.O sırada hepsi İstanbul’da bulunmaktadırlar. Peyami’nin annesi, Şişlideki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da, çeşit çeşit inanç, türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadır. Bir gün İzmir’e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’nin kocasını , küçük oğlunu, suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyamilere gelir.

İşte bu büyük toplantıdan sonra ihsanla Cemal, Anadolu’ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami’yle Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan‘a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylerie yol gösterirler. Peyami’yi, dil bilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaaya verirler. Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmirdeki kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermiştir. Bu sırada, sanki arkalarından ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraş vererek İhsan’ın komutasına geçmiştir. İhsan Peyami’ye nasıl Ayşe’yi sevdiğini anlatır. İkinci Dünya Savaşında kurşunların önüne atlamış; Ölümü beklemiş ama kurşun gelip göğsüne saplanmıştır. Hastahanede yer olmadığı için İhsanı otel odasına yatırmışlardır. Ayşe’de her sabah gelip yarasına bakıp gidermiş ve ihsan Ayşe’ye evlenme teklifi eder. Ayşe mantosunu alarak kaçmaya başlar. İhsan yarasını açarak ölüme teşebbüs eder.Ayşe geri döner ve Ayşe İhsana hava değişimi alarak Ankara yollar.Orada ihsanın amcasını kardeşiyle evlendirmek isterler ve ihsan kabul etmez ama dönerken amcasının kardeşini öperek gider. O anda da öpüşmeyi Ayşe görür. İzmir’de savaş başlamıştır ve vurulur Peyam’nin kolları arasında ölür.
Ayşe’de vurulur.Peyami‘de sedyeyle Ayşe’yi taşır ve bir köprü altında kaputa bulur kanlı gömlek buluyor. Bunun üzerine iki doktor hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesi ileri gelme hayalleri olduğuna karar verdiler.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Hükümet’lerin düşman,’millet’lerin dost olduğu anlaşılıyor.Geçen onca zamana rağmen, o zamanlarda edinilen bu fikir hala süregelmekte ve tekrar anlam kazanmaktadır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

’Ateşten Gömlek’ bana göre anlatılan devrin ve yaşanılan olayların sözcüsüdür.Kitaptaki olaylar Anadoludaki savaş,yıkım ve zaferlerin sözcüsü olacaktır.Yine bu kitap acılar ve kırık sevinçler ortasında yarını özleyecektir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

kitap beni ilk sayfasından itibaren kendisine çekti. Kitap kurtuluş savaşı yıllarını anlatarak o günlerin zor şartlarını anlatıyor. Herkese böyle bir kitabı tavsiye ederim, hiç düşünmeden…

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir.
İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884’tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okuttu. Orada Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu’nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki’den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901’de bitirdi. 1908’de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması’nda bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı.1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda, İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917’de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde ya şadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen Adıvar 1940’ta İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964’te ölmüştür.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.