Sefiller Romanı’nın İncelenmesi

KİTABIN; Adı                     :Sefiller Yazarı :Victor HUGO Sayfa Sayısı      :1478 Boyutları           :195 X 127 X 115 Yayınevi            :Oda Yayınları Basıldığı Yer     :İstanbul Basıldığı Tarih  :Nisan 2000 Fiyatı                  25 milyon

Konusu        :Bir kürek mahkumunun on dokuz yılını harcadığı eski günlerine geri dönmemek için sürekli kaçışını ve kaçarken de çektiği sefalet, yaşadığı acılar ile 1800’lü yıllarda Fransız halkının içinde bulunduğu yoksulluk ve yaşadığı ızdıraplar.

Özeti                 :19 sene süren kürek mahkumiyetinden sonra şartlı olarak tahliye edilen Jean Valjean, toplumdan dışlandığını görür. Sadece Digne piskoposu kendisine iyi davranır; buna karşın zorlu acı yıllar geçiren Valjean piskoposun gümüş yemek takımlarını çalarak ona ihanet eder. Valjean polis tarafından yakalanır ve geri getirilir. Piskoposun kendisini kurtarmak için yalan söylemesi ve buna ek olarak değerli iki gümüş şamdanı da ona hediye etmesi Valjean’ı çok şaşırtır. Böylece Valjean hayatına yeni bir başlangıç yapmaya karar verir ve o gün Digne kasabasından ayrılır.

Aradan sekiz sene geçmiştir ve Valjean şartlı olarak tahliye koşuluna aykırı hareket ettiği için adını Monsieur Madeleine olarak değiştirmiş; bu süre içinde piskopostan aldığı gümüş yemek takımlarını satarak bir fabrika satın almış ve yaptığı değişikliklerle üretimi artırarak çok zengin bir şahıs olmuştur. Ayrıca yaptığı iyilikler ve yardımlarla herkesin saygı ve sevgisini kazanmış ve  belediye reisi olmuştur. İşçilerinden biri olan Fantine’in gizli olarak gayri meşru bir çocuğu vardır. Diğer işçi kadınlar bunu öğrendikleri zaman Fantine’in kovulmasını isterler. Tüm gayri meşru teklifleri Fantine tarafından reddedilen ustabaşı da onu kovar. Kızına ilaç alabilmek için çaresizlikten kıvranan Fantine madalyonunu ve saçını satar, en sonunda da kendini satmak için fahişelere katılır. Yeni işi yüzünden kendini iyiden iyiye alçalmış hisseden Fantine bir müşteriyle kavga eder ve Javert tarafından tam hapishaneye götürülmek üzereyken “Belediye Reisi” ortaya çıkar ve Fantine’in hapishane yerine hastaneye götürülmesini talep eder. Belediye reisi daha sonra devrilmiş bir arabanın altında kalmış bir adamı kurtarır. Bu, Javert’e olağanüstü bir güce sahip sahip olan ve yıllardır peşinde olduğu 24601 numaralı kürek mahkumu Jean Valjean’ı hatırlatır. Oysa kendisine Jean Valjean’ın yeniden yakalandığı bildirilmiştir. Kendisinin yerine suçsuz bir başka insanın hapse gireceğini öğrenen  Valjean ise mahkemeye giderek 24601 numaralı mahkum olduğunu itiraf eder. Bu durum karşısında şaşkına dönen mahkeme salonundaki boşluktan yararlanarak oradan ayrılır, kasabaya geri döner. Hastanede ölmek üzere olan Fantine’i ziyaret edrek ona kızını bulup, bakacağına dair söz verir.Bu sırada  Javert kendisini tutuklamak üzere gelir, Javert’i gören Fantine korkudan ölür, Valjean ise Javert’i atlatarak kaçar. Ancak bir süre sonra yakalanarak ömür boyu kürek mahkumluğu ile cezalandırılr. Ancak Valjean oradan da kaçmayı başarır. Fantine’in küçük kızı Cossette’in yerini bulur. Cossette beş senedir bir han işleten Thénardier’lerle kalmaktadır. Thenardier’ler Cosette’i pis işlerini gören bir hizmetçi gibi kullanmakta, ona hakaret etmekte; diğer taraftan kendi kızları Eponine’e aşırı düşkünlük göstermektedirler. Valjean Cossette’i karanlıkta su taşırken bulur. Thenardier’lere onu serbest bırakmaları için para öder ve Cossette’i Paris’e götürür. Fakat Javert hala Valjean’ın peşindedir. Valjean Paris’e geldikten sonra içeri kimsenin kolay kolay giremediği rahibe yetiştiren bir yerde bahçıvanlık yapmaya başlar.Burada bulunan okul sayesinde Cossette’in öğrenim sorunu da hallolmuştur. Sekiz sene sonra buradan ayrılarak bir eve yerleşirler. Şehirde ise hükümette fakir halka ilgi gösteren tek kişi olan popüler lider Generel Lamarque’ın muhtemel ölümü nedeniyle büyük bir huzursuzluk vardır. Haşarı çocuk Gavroche generalin taraftarları arasındadır ve başkentin fahişe ve dilencileri arasından sokak çeteleriyle yaşamaktadır. Bu sokak çetelerinin birisi de Thenardier ve karısının yönetimi altındadır ve bunlar Jean Valjean ile Cosette’e pusu kurarlar. Onları, Valjean’ı tanımayan Javert kurtarır. Thenardier’lerin kızı Eponine ise için için öğrenci Marius’a aşıktır ve Cosette’e aşık olan Marius ise onu bulmak için Eponine’den yardım ister. Eponine isteksiz de olsa bunu  kabul eder. Küçük bir kafede, idealist düşüncelere sahip bir grup öğrenci politik bir toplantı yapmakta ve General Lamarque’ın ölümü üzerine patlak vereceğinden emin oldukları ihtilalin hazırlığını yapmaktadırlar. Gavroche’un, General’ in ölüm haberini getirmesi üzerine Enjolras tarafından yönlendirilen öğrenciler, oluşmaya başlayan ayaklanmaya destek vermek üzerine sokaklara dökülürler. Sadece Marius gizemli Cosette’in hayaliyle aklı başından gitmiş gibidir. Cosette de aşık olduğu Marius’tan başka bir şey düşünememektedir. Valjean kızının çok hızlı bir şekilde değiştiğini farkeder fakat ona geçmişiyle ilgili herhangi bir şey anlatmayı reddeder. Marius için duyduğu hislere rağmen Eponine, onu üzgün bir şekilde Cosette’e getirir ve kendi babasının çetesinin Valjean’ın evini soyma eylemini engeller. Evinin dışında gizli gizli dolaşan kişinin Javert olduğundan emin olan Valjean, Cosette’e ülkeden kaçmaları gerektiğini söyler. İhtilalin arifesinde öğrenciler ve onların arasına sızmayı başaran Javert, durumu kendi açılarından değerlendirirler. Cosette ve Marius tekrar biraraya gelemeyecekleri düşüncesiyle ümitsiz bir şekilde ayrılırlar; Eponine Marius’u kaybetmenin yasını tutar; Valjean ise ülkeyi terkedince kavuşacağı güven ortamını dört gözle beklemektedir. Bu arada Thenardier’ler olaşabilecek bir kaos sonucunda ellerine geçecek gayri meşru kazançların hayalini kurarlar. Öğrenciler barikat kurmaya hazırlanırlar. Marius, Gavroche ile Cosette’e bir mektup yollar. Ama mektuba Plumet caddesinde Valjean tarafından el konur. Valjean, Gavroche kendisine ne söylerse söylesin Marius’a barikatta katılmaya karar verir. Barikat kurulur ve ordu isyancılara ya teslim ya ölüm uyarısında bulunur. Gavroche, Javert’i bir polis casusu olarak teşhir eder. Eponine barikatta vurulur ve ölür. Valjean Marius’u aramak üzere barikata gelir. Kendisine Javert’i öldürme fırsatı verilir; fakat Valjean Javert’i salıverir. Öğrenciler bir geceliğine barikata yerleşirler ve gecenin sessizliğinde Valjean Marius’un kurtulması için dua eder. Ertesi gün azalan cephane için Gavroche birşeyler bulabilme umuduyla sağa sola koştururken vurulur. İsyancıların asi liderleri Enjolras da dahil olmak üzere hapsi öldürülür.Valjean, şuursuz halde olan Marius’la birlikte kanallara kaçar. Bu arada isyancıların cesetlerini soymakla meşgul olan Thenardier ile karşılaştıktan sonra Valjean sadece bir kez daha, o da Javert’le yüz yüze gelmek için yer üstüne çıkar. Marius’u hastaneye götürmek için Javert’e yalvarır. Javert onu bırakmaya karar verir ve Valjean’ın merhametiyle kendi yıkılmaz sandığı adalet prensiplerinin darmadağan olduğunu görür ve kendini azgın Seine nehrine atarak intihar eder. Kurtarıcısının kim olduğunu bilmeden, Marius, Cosette’in bakımı sayesinde iyileşir. Valjean, kendi geçmişiyle ilgili gerçeği Marius’a itiraf eder ve Cosette’le Marius’un birleşmesinden sonra bu evliliğin kutsallığı ve güvencesi açısından kendisinin uzağa gitmesinin daha iyi olacağı konusunda ısrar eder. Marius ve Cosette’in düğününden sonra Thenardier’ler Marius’a şantaj yapmaya çalışırlar. Thenardier, Cosette’in babasının bir katil olduğunu söyler ve kanıt olarak da barikatların düştüğü gece kanallardaki cesetlerin brinden çaldığı yüzüğü gösterir. Bu yüzük Marius’un kendi yüzüğüdür ve Marius o gece kendisini kurtaranın Valjean olduğunu anlar. Marius ve Cosette ölmek üzere olan yaşlı adamdan kendi hayat hikayesini öğrenir. Valjean ise çok sevdiği Cossette’i son kez görmenin mutluluğla Fantine, Eponine ve barikatlarda ölen tüm ruhlarla buluşmak için ebedi yolculuğuna çıkmak üzere hayata gözlerini yumarak bu dünyadan ayrılır.

Anafikri              :Yaşamımızda meydana gelen bir olay bütün yaşamımızı değiştirebilir ve o andan itibaren bizi çok farklı bir insan yapabilir. Ömür boyu kaçacağını bilsen de özgür yaşamak için herşeye değer.

KARAKTERLER HAKKINDA BİLGİ:

JEAN VALJEAN: Ekmek çaldığı için beş yıl küreğe mahkum edilen ve kaçma girişimleri sonucu yakalanarak cezası uzatılan ve 19 yıl sonra şartlı olarak salıverilen ve toplumda herkes tarafından dışlanankötü biri. Ancak piskoposla olan ilişkisinden sonra değişen ve herkese iyilik yapan, yardım eden çevresindeki herkesin sevgi ve saygısını kazanan biri. JAVERT: Kanun ve kurallara sıkı sıkıya bağlı geçmişi başarılarla dolu bir polis müfettişi ve katı ruhlu bir kişi. COSSETTE: Beş yaşına kadar Thanardier’lerin yanında onlara bir hizmetçi gibi yardım ederek, beş yaşından sonra ise Valjean’ın yanında sürekli kaçarak ve onun çektiği acılara ortak olarak yaşayan; ancak Valjean’ı çok seven bir kız. FANTİNE: Valjean’ın fabrikasında çalışan ve kızı için her türlü fedakarlığa katlanan bir kadın. MARİUS: Dedesinin yanından ayrıldığı için sefalet içinde yaşayan ve Cossette’e aşık bir öğrenci. EPONİNE:Thanardier’lerin, Marius’a aşık olan kızı. GAVROCHE: Paris sokaklarında çetelerin ve fahişelerin arasında yaşayan bir sokak çocuğu. THANARDİER AİLESİ: Fantine’in Cossette’i emanet ettiği, han işleten ve para için her şeyi yapabilecek bir aile.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Romanda farklı bir çok konuya değinilmesine rağmen konular arasındaki bağlantı çok iyi kurularak konular arasında kopukluklar olması önlenmiş, okuyucunun aklında soru işareti kalmayacak şekilde bütün olaylar açıklığa kavuşturulmuş. Fransız halkının 1800’lü yıllardaki durumu çok iyi aktarılmış.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

HAYATI: 26 Şubat 1802’de doğdu. Çocukluğunda özellikle latin edebiyatı üzerine sağlam bir öğrenim gördü.1822’de evlendi. 1830’da Romantizmin en güçlü beyni olarak nitelendi. 1841’de Academie Français’e seçildi.1845’te Soylular Meclisi’ne aday gösterildi. 1851-1870 yılları arasında sürgün hayatı yaşadı. Yapıtlarının büyük bölümünü ve en özgün olanlarını 20 yıla yakın süren bu sürgün dönemde verdi.1885’te öldü. Derin kavrayışa ve öngörülerine yer verdiği şiir ve düz yazılarıyla popüler Fransız edebiyatının babası ve Fransa’nın ulusal şairi durumuna gelmiştir. ÜSLUBU: Çok zengin bir düşünce yapısı ve sıcak anlatımı ile okuyucuyu çok çabuk etkileyen ve sıradan sevinç ve acıların gücünü basit bir dille çok iyi anlatan, çok geniş düşünebilen yaratıcı bir üslubu var.Romandaki olaylar arsındaki ilişkiyi çok iyi kurmuş ve karakterlerin bütün özelliklerini okuyucuya çok iyi yansıtmıştır. ESERLERİ: ROMAN: Sefiller, Cromwell, İzlanda Hanı, Notre Dame’ın Kamburu, İdam Mahkumunun Son Günü, Bug-Jurgal, Deniz İşçileri, Gülen Adam. ŞİİR: Düşünceler, Azaplar, Küçük Destanlar, Yüzyılların Efsanesi, Yeni Odlar, Odlar Baladlar, Doğulular, Sokak ve Orman Şarkıları, Büyük Babab Olma Sanatı, Usun Dört Rüzgarı,  Bütün Lir, Uğursuz Yıllar, Sonbahar Yaprakları, Şafak Türküleri, Gönülden Sesler, Işınlar ve Gölgeler. MANZUM OYUN: Kral Eğleniyor, Ruy Blas, Derebeyler. DÜZYAZI OYUN: Amy Robsart, Lucrece Borgia, Mary Tudor, Padova Tiranı  Angelo, Özgürlükte Tiyatro. ELEŞTİRİ YAZISI: Karışışk Edebiyat Felsefe, William Shakespeare. SİYASAL YAZI: Küçük Napolyon, Bir Suç Öyküsü, Eylemler ve Sözler, Sürgünden Önce, Sürgün Boyunca, Sürgünden Bu Yana.

”İstiklal Marşı” Şiir Tahlili

 İSTİKLAL MARŞI – M. AKİF ERSOY
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak
Mehmet Akif  Türk milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.
Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!
Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.
Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milletide özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım
Şair “ben” diyor.(Ancak kast ettiği mana aslında bizdir türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan avrupalılara meydan okuyor.
20. asrın başında avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.
Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın
Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir
Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım
Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizinde ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.
Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!
Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Atrık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitleri mizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır
Edebi açıdan İstiklal Marşı
İstiklâl Marşı 41 mısradır. Aruz vezninin Fe’ilâtün/ fe’ilâtün/ fe’ilâtün/ fe’ilün, kalıbıyla yazılmıştır.
1- BİRİNCİ KIT’A
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
1. Kıt’anın Manası:
Ey Milletim ye’se düşme; Allah’tan ümidini kesme; Endişelenme. Batı ufkunun gurup haline bakarak hüzünlenme. Akşam ufkunun şafak kızıllığı sönebilir; bir alev, bir ateş gibi parlayan alsancağım milletimin son ferdi kalana kadar emin ve korkusuzca dalgalanacaktır; asla sönmeyecektir.
Âkif, 3. ve 4. mısralarda, Türk Milletinin istiklâline sarsılmaz imanını korkunç gök gürültüleri gibi haykırıyor. Bayrağın semalarda dalgalanışını Türk milletinin varlığı, kaderi ve talihiyle aynı görüyor. Bir imanı, bir hükmü haykırıyor: Milletimiz var oldukça, Bayrağımız göklerde nazlı nazlı dalgalanmaya devam edecektir.
2- İKİNCİ KIT’A
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül…Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
2. Kıt’anın Manası
M.Âkif, İstiklâl Marşı’nın tamamında inanmış adam, vefalı insan görüntüsünden asla taviz vermemiştir. Bu inanmışlık ve samimiyet içerisinde bir canlıya seslenir gibi Bayrağa seslenir.
Ey benim güzel Bayrağım, ey benim hilal kaşlım! Öyle dargın gibi kaşlarını çatma. Senin kaşlarını çatman, bu Milleti derinden yaralar, üzer. Hem niçin bize kızmış gibi bakıyorsun?
Senin Millete güleryüz göstermen hayat verir, canlılık, dirilik verir. Bu Millet buna layıktır.
Benim kahraman milletim hürriyet uğruna oluk oluk kan döktü. Gerekirse bundan sonra da döker. Hem benim Milletim Bayrağına renk olarak sadece al kanının rengini uygun görmüştür. Milletimin uğruna baş koyduğu, can verdiği, İstiklâl simgesi olan Bayrak Milletime gülmezse, Millet de kanını helal etmeyecektir. Bu fedakarlığa karşılık senden sadece güleryüz bekliyoruz.
İstiklâl ve bağımsızlık, Allah’tan başka mabut tanımayan Milletimin Hakkıdır. Bundan asla şüphe edilemez.
Şubat 1921. Taceddin Dergahı’nda merdivenden çıkınca hemen sol taraftaki küçük odada, rafta idare (küçük gaz lambası) yanmakta; yer yatağında yatmakta olan Mehmet Âkif uyanmış, kağıt arıyor. Yok. Eline geçirdiği kurşun kalemle yer yatağının sağındaki duvara dönmüş; pınar gibi ilham fışkıran imanlı bağrından çıkan, Türk’ün tarihini ve ebedi geleceğini bir mısrada anlatan kıt’ayı yazıyor. Sabah namazı ezanına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya meb’usu) M. Âkif’i elindeki çakısı ile duvardaki (kağıda aldığı) kıt’ayı kazırken görüyor.
3- ÜÇÜNCÜ KIT’A
Şairin, Bayrağımıza yönelip, kurban olayım diye başlayan ikinci dörtlüğünden sonra, 3. kıt’ada bir meydan okuma görülüyor.
Bu kıt’ada benzeyen de benzetilen de yapmacık değil, sade, samimi tabii ve doğaldır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
3. Kıt’anın Manası:
Bu Millet tarihin her döneminde hür yaşamış, bundan sonra da hür yaşayacaktır. Bu Milleti esarete teşebbüs, çılgınlığın ta kendisidir. Böyle bir şeye tevessül edenin ahvaline şaşarım! Çünkü o bu hareketinden dolayı başına gelecekleri düşünemeyecek kadar çıldırmış biri yahut birileri olmalıdır.
Kükremiş azgın suların hiç bir sed tanımadan önündeki engelleri çiğneyip aştığı gibi, ben de değil mahkum olmak; gerekirse dağları yırtar enginlere sığmam taşarım.
Bir başka açıdan…
Ben ezelden beridir hür yaşadım diyerek bir mısranın yarısına, san’at kudreti ile ikibin beşyüz senelik Türk tarihini sığdırıyor. “Hür yaşarım” diyerek Türk’ün hür yaşamak karakterini, azmini ve sonsuza kadar ebediyyen hür yaşayacağını; geleceğini haykırıyor. Böyle bir milleti esir etmeyi hayal edenlere şaşılır.
3. Mısrada Türk’ün kuvveti, kudreti ve haşmeti vardır. Hürriyetine mani olan, sed çeken her şeyi ezecek bir sel gibidir. Zaten Orta Asya’dan Altay Dağları’ndan Tuna Boyları’na akan bir sel gibidir.
4. Mısrada, tarihte dağ yırtmış olmanın kudretini, gururunu yani: Ergenekon Türklerini, Ergenekon Destanını hatırlatır. Ezcümle, tarihin ilk devirlerinden beri hür yaşayan Türk, ebediyen de hür yaşayacaktır. Buna mani olmak isteyenleri dağları yırtan kuvveti ile sel gibi ezer, aşar.
4- DÖRDÜNCÜ KIT’A
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar;
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
4. Kıt’anın Manası:
Batı çelik zırhlı bir duvar misâli bütün âfâkı doldurmuş üstümüze geliyor.
Püfff! Bunda telaş edecek ne var ki? Çünkü bu vahşi saldırılara karşı benim öylesine güçlü ve emin bir sığınağım var ki bunu, Batı âleminin hafsalası dahi almaz. Bu sığınak, bu serhad iman dolu göğsümdür.
Medeniyyet denilen sahte, yalancı, vahşi, saldırgan ama gerçekte güçsüz canavar, ulusun dursun. Sonu yaklaşmış olan bu canavar, Milletimin göğsündeki imanı boğmaya yetmeyeceği gibi, onun gebermesi Milletimin eliyle olacaktır.
Bir San’at İnceliği
Çoğu insanımız eski yazıyı bilmez… Eski yazıda (Osmanlıca yazıda) iki türlü “n” harfi vardır. Biri “nun” harfi ile yazılır, diğeri “kef (nazal n)” ile yazılır. Şair gerektiğinde “nun” kullanmış, gerektiğinde “kef (nazal n)” kullanmış. Bu kıt’anın üçüncü mısrasında geçen “ulusun” kelimesinin sonuna “nun” koymuş; emir verildiği zaman “nun” kullanılır.
Sen görevlisin, sen hastasın gibi kelimelerde “kef” yani nazal n kullanılır. Burada ise (ulusun kelimesinde) “nun” kullanmıştır. Yani burada tevriye san’atı yoktur. Buradaki kelimenin sonuna “nun” koymak suretiyle: bırak o “ulumak fiilini işlesin” denmek istenmiştir.
Bir Başka Açıdan
Ulusun: Kelimenin kökü: hayvanlar için kullanılan -ulumak-fiilidir. İstilacı, sömürgeci, saldırgan, sahte “medeniyet” yaptığı vahşiliklerden canavara: Silahları ile çıkardığı seslerde hayvan ulumasına benzetilmiş. Zaten ulumak, boğmak ve canavar kelimeleri arasında uygunluk var.
Okunuşu: “Ulusun” sözünü okurken, ayaklarımızın altında, ölmek üzere uluyan bir köpeğe hitab ediyormuş gibi küçük gören, aşağılayıcı, hakaretli bir sesle okunmalıdır.
“Medeniyet”: Rahmetli M. Âkif, şiirlerinde manasını, esas anlamından düşük gördüğü kelimeyi “tırnak” işareti içinde kullanmıştır. Burada, yukarıda arzettiğim sahte medeniyeti kasdettiği için böyle yazılmıştır. M. Âkif asla medeniyyete düşman değildi. Bilakis, geriliğin düşmanı idi.
İlim ve çalışma tavsiye ediyordu. Körü körüne Avrupa hayranı olmayın, batının sadece ilmini tez elden alın diyordu.
5- BEŞİNCİ KIT’A
Ve bir sesleniş:
Arkadaş! yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
5. Kıt’anın Manası:
Arkadaş!
Şehidler beldesi Yurduma, hain düşmanın girmesine fırsat verme. Sen düşmanı kovmak için gerekirse şehid olmayı göze alır, canını siper edersen, Allah vaadettiği zaferini sana verecek, Seni düşmanlarına galip getirecektir.
Hem bu zafer günleri öylesine yakın ki… Kimbilir? Belki yarın, belki de ondan daha yakın bir zamanda o zaferi göreceksin.
6- ALTINCI KIT’A
Şair, bu kıt’ada vatan denen toprağın kutsallığını hatırlatır ve şöyle seslenir:
Bastığın yerleri, “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
6. Kıt’anın manası:
Bastığın yerleri toprak sanarak yürüyüp gitme. Bu toprağın altında bin yıldır bu beldeleri vatan yapmak ve vatanını savunmak için çarpışmış bu uğurda şehid olmuş sayısız insan yatıyor.
Onların kimi senin baban, deden. Soy kütüğünden geriye doğru gidersen hiç şüphen olmasın, bu topraklar altında hem de çok yakınlarının şehid olarak yattığını göreceksin.
Bu toprakları ataların gibi koruyamazsan yazık olur. Hem onları da üzmüş olursun.
Bütün dünyaları alsan dahi bu Cennet vatanı, veremezsin; vermemelisin.
Bir Başka Açıdan…
Şehid: Dini, vatanı, milleti ve namusu için savaşarak veya vazife başında canını veren (ölen) müslüman. Askerlikte en yüksek mertebe şehidliktir.
Dünyada Türk Milleti kadar vatanı için şehid veren başka bir Millet yoktur. Vatanımızın her karış toprağı şehidlik olduğu gibi, Vatanımızın dışında da 42 yerde Türk Şehidliği vardır.
M.Âkif, -Çanakkale Şehidlerine- şiirinde Şehid’e manevi türbe kurmuştur. Tarihe sığdıramamış, bu taşındır diyerek kâbeyi başına dikmiş, mor bulutları türbesine tavan diye çatmış, Yedi Kandilli Süreyya’yı uzatmış; tüllenen mağribi akşamları yarasına sarmış ve:
– Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.
Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber
Sana ağucunu açmış duruyor Peygamber, diyerek Şehid’in büyüklüğünü anlatmıştır.
y- YEDİNCİ KIT’A
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
7. Kıt’anın Manası:
Bu Cennet Vatanın uğrunda nice canlar şehid oldu. Toprağın altı öylesine şehid doludur ki, eğer mümkün olsa da toprağı sıksan her taraftan şehidler fışkıracak.
Yarabbi! Canımı, sevdiklerimi, bütün varımı al; Fakat benim vatanımı elimden alma. Beni vatanımdan ayrı koyma.
Bir Güzel Tesbit:
Hiç birşeyim olmasa da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu mısralar Oğuz Han’ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre atını, silahını, en yakınlarını verir. Ama iş çorak bir toprak, vatan parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin ülkesini baştan başa zaptederler).
8- SEKİZİNCİ KIT’A
Bir hatırlatma! Bu kıt’a okunurken bağrılmaz. Öyle ya; bize şah damarımızdan daha yakın Allah’a dua edilirken nasıl bağrılır? Burada bir yalvarma, bir istek var. Bu da yumuşak, titrek, hafif bir sesle, yalvarırcasına, gözyaşları içerisinde, O yüce Yaratıcı ile fısıldaşıyormuş gibi:
Rûhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
8. Kıt’anın Manası:
Yarabbi! Bizler vatanımız için ölüyoruz; Senden son dileğimiz vatanıma düşman girmesin. Mabedime pis elini değip, pis ayağıyla basmasın. Şehadetleri dinimin temeli olan bu ezanlar, benim vatanımın üstünde senin adını yükseltsin.
(Dinin temeli olan kelime-i şehadet ezan içerisinde geçmektedir.)
Bir Başka Açıdan…
Bitişikteki Taceddin Camii’nde ve diğer camilerde hazin hazin sabah ezanı okunmaktadır. Bu ezanlar susacak mıdır?
M.Âkif, Yüce Allah’a ellerini açarak milletinin ağzından, bütün vücudu titreyerek niyazda bulunuyor.
Bütün Milletin, Mehmetçiğin tek arzusu kendileri şehid de olsalar; yeter ki vatana düşman girmesin, ma’bedlerimizin göğsüne onların kirli elleri ve ayakları değmesin. Türk Müslümandır. Dünyaya gelen Türk’ün ilk kulağına giren ses, Ezan sesidir. Ezandan sonra kulağına adı söylenir. Türklüğün ve Müslümanlığın damgasını taşıyan güzel Camilerimizdeki zarif minarelerden günde beş defa yükselen ezan sesleri Cenab-ı Allah’a ulaşır.
9- DOKUZUNCU KIT’A
O An…
Dualar sanki kabul olmuştur. Memleket kurtulmuştur. İstiklâl ve hürriyet yeniden gelmiştir ve sanki o an yaşanır, onun hazzı içerisinde de dokuzuncu dörtlük seslendirilir; sanki kabul olmuş gibi; memleket ve millet kurtulmuş gibi…
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.
9. Kıt’anın Manası:
Yarabbi! Vatanım ve senin dinin uğrunda canlarını veren biz şehidlerin son dileklerini kabul buyur.
Bu dileğim vatanımın hür, Milletimin mü’min kalmasıdır. Bu dileğimi kabul edersen, işte o zaman eğer başıma dikilmiş bir mezar taşım varsa o bile sevinçten secdeye kapanır. Sevinç gözyaşlarım, savaşırken, döğüşürken aldığım yaralardan boşanır. Ve yine o zaman benim ruhum yerden yükselerek şehidler makamina gönül huzuruyla gidebilecektir.
10- ONUNCU KIT’A
Şair bir önceki kıt’ada “arşa değer belki” derken “belki” kelimesini, “eğer layıksan” anlamında kullanmaktadır. Başım arşa değmeye layıksa ben oraya yükselirim.
Son beşlik huzur içinde, mutluluk içinde, saadet içinde ve fakat akla gelen bir kötü ihtimal de hesaba katılarak tamamlanıyor. Artık istiklâl hak edilmiştir. Onun için şair şöyle seslenir.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
10. Kıt’anın Manası:
Ey benim, şanlı Bayrağım! Artık sen de sabah şafakları gibi dalgalan. Artık senin uğrunda dökülen kanlarımızın hepsi de sana helal olsun.
Ebediyyen sana ve milletime esaret yoktur. Bugüne kadar nasıl hür yaşadınsa, bundan sonra da hür yaşayacaksın. Hür yaşamak senin hakkındır.
Artık Allah’a tapan milletim için de İstiklâl hak edilmiş ve kazanılmıştır.
Bir Başka Açıdan…
Şubat 1921′de, İstiklâl Marşı’mızın yazıldığı günlerde, Yurdumuz düşman işgali altında inlemektedir. Kuvvetlerimizin üç misli silaha ve imkânlara sahip olan Yunan kuvvetleri Ankara’ya doğru yürümekte; Polatlı’dan düşmanın top sesleri duyulmaktadır. Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir.(10 Ocak 1921) I. İnönü Harbi başlayalı beş hafta olmuştur. Büyük taarruza ve Yunan’ın denize dökülmesine 18 ay ve 18 gün vardır. Ama bu kadar zaman önce ve bu kadar zor ve ümitsiz bir durumda; M. Âkif, son kıt’ada Millî Mücadele’nin kazanılacağını, kesin zaferin -Ebedî İstiklâl’in müjdesini verir. Artık ikinci kıtadaki gibi hilal çehresini, kaşını çatmıyor, naz etmiyor. Zafer kazanılmış- şanlı hilal- olmuştur. 1. Kıt’adaki karanlığı haber veren şafağın yerine aydınlık güzel günleri haber veren gittikçe aydınlanan, huzurlu Sabah Şafağında, hür ufuklarda şanlı hilal ebediyyen dalgalanmaktadır. Artık milletimizin sevgilisi Bayrağı, güldüğüne göre (7. mısrada helal olmaz dediğimiz kanımızı) onun için döktüğümüz kanları da helal ediyoruz. Bayrağımız ve milletimiz, ezelden beri olduğu gibi, ebediyete kadar birbirinden ayrılmayacak ve yok olmayacaktır.
Tarih boyunca olduğu gibi bu defa da kahraman milletimiz yüce Allah’a olan iman ve ümidiyle mücadele etmiştir. O’nun adıyla canını vermiştir. Ezanları susturmamıştır. O halde Yüce Allah’tan Kur’an’ı Kerim’de vaadettiği zaferleri ve İstiklâl’i hak etmiştir. Bayrağımızın ebediyen hür dalgalanmak hakkıdır. Yüce Allah’a iman eden milletimizin de İstiklâl ebediyyen hakkıdır

Süleymaniye’de Bayram Sabahı Şiirinin Tahlili

SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu…
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru’yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varliğının bir yere toplandığını;
Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir’i
Ne kadar saf idi siması bu mu’min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?
Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?
Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd’dan, Van’dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;
Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Yahya Kemal BEYATLI

Biz bir şiirin tahlilini yaparken veya tahlilini yapmadan önce yazarların hayatını ve yazarın yaşadığı dönemin özelliklerini dikkate almamız gerekmektedir. Şairin edebi anlayışında ve eserlerinin şekillenmesinde, üslubunun belirlenmesinde toplumun yapısı ve devrin özellikleri önemli ölçüde etkili olmuştur. Yani biz bir edebi eserde ortaya çıktığı devrin özelliklerini görebiliriz. Her edebi eser devrinin aynası durumundadır. Kurtuluş savaşı sırasında milli mücadeleyi kamçılayan, vatanseverlik ve kahramanlık şiirlerini ön planda görürken sonraki dönem şiirlerinde ise daha bireysel, aşk, sevgi gibi konuları ağırlıklı olarak görmekteyiz.
Yukarıdaki açıklamalarımızın ışığında biz Türk şiirine damgasını vuran bir şair görüyoruz. Bu şair, devrinin sesi olma özelliğini bünyesinde barındıran Yahya Kemal Beyatlı’dır. Onda çocukluğunu yaşadığı Balkanlar, yaşadığı devir etkili olmuştur. Yahya Kemal, Türk şiirine halkın özlemlerine, geçmişini, tarihini, düşüncesini edebi bir üslupla aktarabilen yegane şairlerimizden biridir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin ilk mısralarında bizi geçmişimize, tarihin tozlu sayfalarına götürür. Onun mısraları Osmanlı tarihi kokar. Bu şiir, biten bir rüyanın son şiiridir. Bu şiir Osmanlı Medeniyeti’nin şiiridir. Şiir bize geride kalan bir medeniyeti, mısralarıyla beynimize kazımıştır. Mısralar bir müzik eserinin nameleri gibi akmaktadır. Şiir ahenklidir, akıcıdır. Bir solukta okunan ve insanın ufkunu açan bir şaheserdir. Şiir bize ders veriyor. Şiir bu dersi bize klasik tarih dersleri gibi değil; edebi bir üslupla ve güçlü bir edebi dil kullanarak veriyor.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiiriyle Yahya Kemal bizi geçmişten günümüze getirmektedir. Süleymaniye, sadece Mimar Sinan’ın değil bütün Türk Medeniyeti’nin eseridir. Yahya Kemal, yıkılan bir Osmanlı’nın, enkazın içinde Süleymaniye’yi, onun nezdinde Osmanlı milletini yüceltmiş, diriltmiştir. Yani ona göre Osmanlı enkaz haline gelmiş olabilir. Ama Osmanlı şuuru asla bir enkaz olmamış, bilakis yücelmiş ve devam etmiştir.
Şiir, milli romantik duyuş tarzının Türk milleti bünyesinde oluşmasında etkili olmuştur. Filhakika toplumun düşüncelerine ışık tutmuş, kendi milli benliklerinin farkına varmasını sağlamıştır. Şiirde bütün Türklük düşüncesi, tarihi, dini, mimarisi ve sanatı ile Süleymaniye sembolünde toplanmıştır. Yahya Kemal’in her hareketi, her düşüncesi, her yolu milletine çıkmaktadır. Yahya Kemal her şeyi milleti açısından düşünen milli şairimizdir.
“Cihan vatandan ibarettir itikadımca” ifadesi, cümlesi bunu iyice açıklamaktadır.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri sadece bir bayram namazının tasvirinden ibaret değildir. Şiir, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden bu yana kadar Anadolu’da yaşamış bütün Türklerin sesi olan bir şiirdir. Yahya Kemal bu şiirinde Süleymaniye’yi seyreder. O abideyi seyreder, aktarır. Zihniyetinde zaman mekan değil, tarih vardır. O görünen tarihe yaklaşmış ve o tarihi işlemiştir. Bireyler o kadar önemli değildir. Önemli olan milli ruhtur. Şiirde hiçbir padişah ve kişi ön plana çıkmamıştır. Eseri yaptırmış olan Kanuni bile bu şiirde zikredilmemiştir. Söylediğimiz gibi şiirde bireyler değil, milli tarih asıl unsurdur.
Süleymaniye serdarından askerine, mimarından işçisine kadar bir ortak ruhun el birliği ile ortaya koyduğu bir eser olarak görülmektedir. Malazgirt’ten günümüze kadar Anadolu üzerinde çeşitli devletler kurulsa da, çeşitli padişahlar gelip geçse de ruh birdir. Herkes aynıdır. Şair bu birliği bize ölümsüz eseriyle aktarmıştır.
Şiirde din, birleştirici, toplayıcı bir unsur olarak ele alınmıştır. Şair bu duygu insanları Süleymaniye camisinde bir araya getirerek vurgulamıştır.
“Dili biri gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını”
mısraları bunun ifadesidir.
Millet “dili bir, gönlü bir insan yığını” olarak tarif ediliyor. Ayrıca Türk Milleti’nin tarihi ve milli bir özelliğine dikkat çekilmektedir. Türk Milleti ordu-millettir. Ama aynı zamanda sanat kabiliyeti olan, ince ruhlu, gönlü iman dolu bir millettir.
“Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı”
Sonuç olarak bu şiir Yahya Kemal’in değil, aziz Türk milletinin şiiridir. Büyük şairleri büyük ve ulvi yapan işte böyle eserler verebilmesidir. Ancak büyük şairler edebiyat önderliği yapabilirler. Yahya Kemal bir edebiyat önderidir. O, birçok edebiyatçıya kaynak olmuş ve önderlik etmiştir. Bunlardan en önemlisi A. Hamdi Tanpınar’dır.
“O bozgunda fetih düşünen bir şairdir
O biten bir rüyanın son şairidir”
BİÇİM İNCELEMESİ
Şeyh Galip’le son sözünü söylediği kabul edilen Divan Edebiyatı’nın, Yenileşme Dönemi Türk edebiyatı üzerinde büyük etkisinin olduğu bilinen gerçektir. Yahya Kemal eski şiirin etkisinde kalmış ve bu etkileşim eserlerine de yansımıştır. Ama bu tamamen eski şiir etkisi altında eserler verdiği anlamında algılanmamalıdır. Onun bir ayağı eski şiirimizde, bir ayağı da Kendi Gök Kubbemiz’de yani yeni şiirimizdedir.
Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde aruz veznini kullanmıştır. “Ok” şiiri dışında bütün şiirlerini aruz vezniyle yazmıştır.
O bu şiirinde mesnevi tarzı kafiye düzenini uygulamıştır. (aa, bb, cc, dd, ee….)
TEMA
Yahya Kemal, şiirlerinde tema olarak tarih, din, insan, sosyal hayat, zaman gibi konuları işlemiştir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde ise şiar tema olarak Osmanlı Medeniyetini işlemiştir.
YORUM
Yahya Kemal,, Türk edebiyat dünyasında yeri doldurulamayacak bir şairdir. O şair olmayı verilen eser sayısıyla değil eserin niteliği ile ölçen bir şairdir. O yüzden verdiği eserlerin sayısı fazla değildir. Bir kelimeyi dahi şiirine yerleştirebilmek için yıllarca beklemeyi göze alan bir şairdir. O bir Türkçe sevdalısıdır. Hangimiz şiirimize yerleştirmek için yıllarca bir kelime arayışı içine girebiliriz. Örneğin “serin” kelimesini bulmak için uzun zaman beklemiş, bu kelimeyi bulduktan sonra şiirini tamamlamıştır. Onun şiirleri uzun solukludur. Birçok şiiri ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Rindlerin Ölümü Üzerine Bir Tahlil Denemesi

RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle;
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve senin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal

Son dönem edebiyatımıza, klasik şiirimizin ruhunu, duyuşunu, inceliklerini ve ritmini taşıyan Yahya Kemal, modern şiirimizde 19. yy. Fransız klasiklerinin etkisiyle hassas bir şiir estetiği oluşturmuştur. Şiire bir aşkla başladım.(1) Yahya Kemal, gerçekten de bir aşk ve İstanbul şairidir. Ancak gerek aşk, gerek İstanbul, gerekse İstanbul’un ihtişamlı dönemlerini anlatırken Yahya Kemal, tam bir şair duyarlılığı, titizliği ve ayırdediciliği içindedir. O, şiirin alelade bir sanat dalı olmadığını bilir ve şiire mümkün olduğunca hassas yaklaşır.

Ona göre, “Şiir: Kalbden geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir, hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır.”‘Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Bir mısraın şiir olup olmadığı aşikardır. Deruni ahenkle ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın, yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz şiir olmaz. Şiir bir nağmedir. Lakin, frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok nadir ve halis bir cevherdir.”(2) Yahya Kemal’in şiirleri, bu hassasiyetle şiire ve dile yaklaştığı için, edebiyatımızda adeta kuğunun son şarkıları olmuştur.

O, seçkin bir şiir dili ve söyleyişi içerisinde öyle bir sanat meydana getirmiştir ki, bu yaklaşımıyla onun eserleri adeta sonsuzluğun bestesi olmaya adaydır. Tanpınar’a göre Yahya Kemal’in sanatı, Orphee’nin sazı gibi bütün bir geçmiş zaman zevkini ahiretin kapısından geri çağırır.(3) Bu seçkinliği ve titizliğiyle Yahya Kemal, yaşarken bir ara güçlü ve velud bir şair olmamakla, şiirlerinin sayısının çok az olmasıyla suçlanmıştır. Oysa şiirlerinin üzerinde bir sarraf titizliğiyle duran şair, çok şiir yazmak için değil, öz şiire ulaşmak için çaba sarfetmiştir.

İşte Fransız şairlerinin sanat anlayışının etkisiyle Yahya Kemal’in şiirde vardığı nihai nokta: Öz şiirdir. Yani deruni ahengin yakalanabildiği, fazlalıktan, pürüzlerden, ayrıntılardan kurtulmuş, süzülmüş, haddeden geçirilmiş şiir. Yahya Kemal’in birçok şiirinde bu özelliği az çok görebiliriz. Bütün şiirleri öz şiir kimliğini tam anlamıyla taşımasa bile, hepsinde bu kaygının titizliğin seçiciliğini görmek mümkündür. Fakat şurası muhakkak ki, Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü gibi şiirlerinde şair bu öz şiiri tam anlamıyla yakalamış, deruni ahenge ulaşmıştır.

Gerek Rindlerin Akşamı’nda:
“Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç”
Gerekse Rindlerin Ölümü’nde;
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde” derken, şairin kuvvetle üzerinde durduğu ve şiirin tamamında ağırlığı hissedilen kavram ölümdür. Yahya Kemal’in bu şiirinde görülen ölüm anlayışı rindane bir anlayıştır. O ölüme Cahit Sıtkı gibi “Ölüm kapımda kişner, sabırsız bir at oldu nihayet” diyerek yaklaşmaz. Cahit Sıtkı’nın bütün şiirlerine sirayet eden ölüm korkusu ve tedirginliği Yahya Kemal’in bu şiirinde bir “asude bahar ülkesi” olarak algılanır.

Yahya Kemal, ölümü rindlerin uykusu kabul eder(4) Ne var ki, rind olmak, bir noktada fıtrat işidir. İstemekle olunmaz. Hele ölüm gerçeğini rindane bir kabullenişle kabullenmek, her fıtratın uyabileceği bir yaklaşım değildir. Her insan, ölüm gerçeğine ister istemez bir tedirginlik, ürkeklik, bir çıkar yol bulma kaygısıyla yaklaşır. Nitekim Necip Fazıl’ı inançlı bir şair olmaya iten, ona derin nefis muhasebesi yaptıran, hatta Çile’yi yazdıran, bu ölüm kavramı ve bir çıkar yol bulma arayışıdır. Şiirinde ölüme rindçe yaklaşan Yahya Kemal, gerçek hayatta bu kadar cesur değildir bu kavram karşısında, “Rindlerin Hayatı’nı yazdım, Rindlerin Akşamı’nı yazdım, Rindlerin Ölümü’nü yazdım ama bir türlü rind olamadım.(5) sözleri, şairin bu gerçeği kabullenmesidir.

Osmanlı’nın ihtişamlı günlerini anlatmaktan zevk duyan, hayatı boyunca “Byron’u bedbaht eden melal”le yaşayan, Türk Milleti ve onun değerlerine saygı duyan şair, Türk insanının hayatını belirleyen İslamiyet karşısında oldukça duyarlıdır. O, İslam dinine hürmet eder çünkü, bu din, Türk insanının yüzyıllarca inandığı bir dindir. Ve bu yüce milletin inandığı dine inanmamak Yahya Kemal’e, göre büyük bir saygısızlıktır. Peyami Safa, şairin hayatını üç devreye ayırıyor. Rindlerin Ölümü vb. şiirlerin yazıldığı üçüncü ve son devre olan olgunluk devresini şöyle tanımlıyor: “Bu devrede Yahya Kemal, kelimelerin en dolgun manasıyla Osmanlı şairidir. Hafız’ın kabriyle, gülleri ve bülbülleriyle, Itri’siyle, alaturka müziğe bayılmasıyla, Osmanlı seferlerine ve fetihlerine hayranlığı ile, tam bir konak efendisi zevki, sofra yarenliği ve hazım rehavetiyle Osmanlı.” Ve devamla şiir hakkında da: “Yahya Kemal’in şiiri, onun çağdaşı olduğu sembolizmin ve saf şiiri (poesie püre) telakkisinin reddettiği vasıflara sahiptir. Vuzuh, sadelik, küçük burjuva hissizliği ve lirizm”(6) diyor.

Şiirde ölüm korkusuyla bağlantılı ve iç içe alınması gereken bir başka kavram da rinddir. Yahya Kemal, her ne kadar bir türlü rind olamadığını söylemişse de, şiirlerinde rindane havayı çok başarılı bir şekilde yaşatmıştır. Rindlerin Akşamı’nda bu yaklaşım, Nedim’in söyleyiş kolaylığını andıran, bir kolaylık, şuhluk, rindlik ve sehl-i mümteni içerisinde görünmektedir.

“Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç,
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.”

Ölüme bu rindane yaklaşımı, Nihat Sami şöyle tesbit ediyor: “Büyük şairin şiirlerinde yer alan ölüm temi de dikkate değer bir ehemmiyettedir. Ömür ve Dönüş gibi rubailerinde Eylül Sonu gibi terennümlerinde, Sessiz Gemi gibi şiirlerinde işlenen ölüm, Yahya Kemal için en çok vatandan ayrılışın ıstırabıdır. Yoksa bu ölümsüz şair;

“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve senin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”

gibi rindane söyleyişleriyle ölümü de sonsuz bir şiiriyetle birleştirip, munisleştirmesini bilmiştir. Gerçekten yine onun şiirlerindeki rind duygular tarihi Şark Rindlerinin hayat ve ölüm üstüne yükselmesini bilen; yüce ve beşeri duygularıyla örülüdür. Müslüman Türk milletinin, bilhassa Müslüman Osmanlı medeniyeti çağlarında, mezarlarına kadar bütün mimari eserlerinde, ölümün korkutucu perdesini sıyırarak, onu munis bir şekle sokan inanç ve dünya görüşü, Yahya Kemal’in şiirlerinde kemalini bulmuş birer terennüm halindedir.”(7)

M. Kaplan, Yahya Kemal’in şiirlerinde insan tipi üzerinde dururken, şairin şiirlerinde ağırlıklı olarak iki tipin öne çıktığını söyler: “Akıncı ve Rind.” Yahya Kemal’in şiirlerindeki insan tipleri, Yahya Kemal’de biraz da kendine göre biçimlendirdiği. Eski Türk Edebiyatı’na ve medeniyetine hakim olan iki insan tipidir. Akıncı ve Rind. Bu ikisi birbirinden farklı olmakla beraber, bir noktada birleşirler.

Dünyayı aşma… Akıncıda da, rindde de ufukları aşma, sonsuzluk duygusu hakimdir.

“Rind, Yahya Kemal’e göre hayatın ve kainatın boşluğunu derinden hisseden fakat, yine de sükunetini bozmamaya çalışan, duyduğu hiçlik duygusunu zevk ve neşe ile karşılayan bir insandır. Yahya Kemal birçok şiirinde bu hayat felsefesini anlatmıştır.

‘Her rind bu bezmin nedir encamı bilir.
Dünyamızı nagah zalam örtebilir.
Bir bitmeyecek şevk verirken beste,
Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.’

Buna rağmen rind, zevk ve neşesine devam eder. Çünkü ona göre hayatın boşluğu ve ölümün aşikarlığı karşısında yapılacak başka bir şey yoktur.”(8)

Gerçekten de Rindlerin Ölümü şiirinde, hayatı boşluk olarak gören ve ölümün aşikarlığı karşısında yapacak bir şey bulamayarak, “Ulvi olan sükuttur, maadası zaaftır” diyen şair Vigny gibi, Yahya Kemal de, bağırıp çağırmadan sükut eder.

Her şeye rağmen ölüm temi, Yahya Kemal’in şiirinde karşımıza, bu kadar ağırlıklı ve başlıca tem olarak çıkmaz. “Şurası muhakkaktır ki, şarap ve Cemşit bezmi şairi kadar ölüm şairi de olan Yahya Kemal, pek çok şiirinde ölümü yalnız başına bir macera gibi alır. Şiir terbiyesinin mühim tarafını sembolizmde yapan bu idealist ve mutlakçı şairde ölüm, hayatın perde ardında devam eden kısmıdır. Orada sevgisiyle, şarabıyla yahut bütün dostlarıyla, bazen de ‘Yol Düşüncesi’nde olduğu gibi vatan ve kültürle, yani kainatıyla beraber olacaktır. Ancak ‘Eylül Sonu’, Sessiz Gemi gibi şiirlerinde biz ölümün realist çehresine rastlarız”.(9)

Rindlerin Ölümü’nde dikkat çeken bir başka unsur, gül ve bülbül mazmunlarıdır. Divan şiirimizin ruhunu şiirlerine taşıyabilen Yahya Kemal, divan edebiyatının en çok kullanılan ve yıpranmış gül ve bülbül mazmununu modern şiirimizin kalbine ustalıkla yerleştiriyor. Eski Şiraz’la, Hafız’la birlikte kullanılan bu gül ve bülbül mazmunları, şairin ruhuna önderlik eden, anısını, hatırasını yaşatacak olan, şairin ölümünden sonra da onun anısını yadedecek olan birer vefalı dost gibi işlenmiştir şiirde:

“Ve senin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”

Şair, bu mısralarıyla hem duygunun, hem şiiriyetin, hem de hayat unsurlarının zirvesini tutmayı başarmıştır. Bu noktada Yahya Kemal’in şiir dilini bir kere daha burada zikretmeye ve hatırlatmaya ihtiyaç vardır. ‘Türk şiir tarihinde kelimelerin yaşama kabiliyetlerini, hakiki Türkçe’yi ilk defa idrak eden Yahya Kemal olmuştur.” (1°) O, tam bir dil ustası, dil mimarıdır.

“Yahya Kemal’e göre şiirin özü harftir. Bu bakımdan sese büyük değer verir. Kelimelerin seçimindeki hassasiyeti ve dilimize verdiği önem, en belirgin yönüdür.”(11)

Şekil olarak ele alındığında da, Yahya Kemal’in Rindlerin Ölümü şiirinde ayrıntıdan, fazlalıktan kurtulmuş öz şiiri yakaladığını görürüz. Şiirin tamamı iki dörtlükten oluşmuştur. Dil oldukça sade, akıcı, ritmik ve musiki yüklüdür. “Şiiri, bir nazım parçasından ayıran hususların başında ritim ve armoni başarısı gelir.” (12) Denebilir ki, Rindlerin Ölümü tam bir ritim ve armoni harikası, bir öz şiir örneğidir.

“Ritim, mısraı oluşturan hecelerin, hecelerin oluşturduğu kelimelerin kulağa hoş gelecek şekilde ve düzenli aralıklarla arka arkaya gelmesi manasını taşır. Ritmi sağlayan unsurlar vezin, kafiye ve rediftir.”(13) Bu unsurlar Rindlerin Ölümünde başarıyla kullanılmıştır. Aruzun Fa-ilatün / Feilatün / Feilatün / Fa’lün kalıbını kullanan Yahya Kemal bu kalıbı Kendi Gökkubbemiz’de yer alan on altı şiirde kullanmıştır. Rindlerin Ölümü, Hayal Şehir, Bir Başka Tepeden, İstanbul Fethini Gören Üsküdar, Ziyaret, Hayal Beste, O Rüzgar, Koca Mustafa Paşa, Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Ric’at, Bahçelerden Uzak, Deniz Türküsü, Aşk Hikayesi, Viran Bağ, Mehlika Sultan, Nazar.”(14)

Söyleyiş üzerinde ısrarla duran ve yıllar sonra şiirde düzeltmeler, olgunlaştırmalar yapan Yahya Kemal, “Benim için mısra üzerinde günlerce, haftalarca durmak zarureti hasıl olmuştur. Bu tarz uğraşma, bana, gittikçe şiirin keşfedilmesi güç bir cevher olduğu duygusunu verdi.”(15)

Aruzu şiirde başarıyla kullanan şair, Rindlerin Ölümü’nde aruzun yanında ritmi sağlayan bir başka unsur olarak ulamaları kullanmıştır.

“Eski Şiraz’ı hayal ettiren -ahengiyle
Ölüm- asude bahar ülkesidir bir rinde;
Her seher bir gül-açar; her gece bir bülbül öter.”

Şiirde ritmi sağlayan bir başka unsur kafiyelerdir. Şiirde abab cdcd şeklinde çapraz kafiye ve tam kafiyelere yer verilmiştir. Burada kafiye ile uyum içindeki redifleri de unutmamak gerekir.

varmış/ağlarmış, tam kafiye
rengiyle/ahengiyle, zengin kafiye
rinde/kabrinde, zengin kafiye
tüter/öter, yarım kafiye

Şair, bu şiirinde ahengi, ritmi sağlamak için “deruni ahenk” dediği bir başka tekniğe de büyük önem vermiştir. Bir iç kafiye gibi görünen deruni ahenk, aynı zamanda şiirdeki kelime seçimi, dizimi ve kelimelerin anlamlarıyla yakından ilgilidir.

……. varmış
……. açarmış ……. rengiyle
……. vakte ……. ağlarmış
……. ahengiyle
……. rinde
……. yerde ……. tüter
……. serviler ……. kabrinde
……………. öter

Şair, şiirde ritmi ve ahengi sağlamak için alliterasyon ve asonanslara da yer vermiştir. Şiirin ahenk ve şekil özelliği hakkında daha geniş bir değerlendirme için Sadık Tu-ral’ın (Mehmet Kaplan İçin, Ankara, 1988, adlı kitaptaki) “Rindlerin Ölümü Şiirinde Ahenk” adlı makalesine bakılabilir.

DİPNOTLAR
1) Yahya Kemal Beyatlı, “Şiirde Otuz Senem”, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım, İstanbul, 1986, s. 93
2) Yahya Kemal Beyatlı, “Şiir”, Edebiyata Dair, İstanbul 1984, s. 48
3) Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal-Eve Dönen Adam, Ankara, 1985, s.102
4) Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal, Bir Dağdan Bir Dağa, İstanbul,1984, s. 240
5) Peyami Safa, “Yahya Kemal’in Üç Devresi” Sanat, Edebiyat, Tenkit,Objektif, İstanbul, 1978, s. 323-324.
6) Nihat Sami Banarlı, “Yahya Kemal Bayatlı”, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1971.
7) Mehmet Kaplan, “Yahya Kemal’in Şiirlerindeki Duygusu”, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 2, İstanbul, 1987, s. 266.
8) A. Hamdi Tanpınar, “Yahya Kemal ve Eski Şiir”, Yahya Kemal, İstanbul, 1982, s. 146-147.
9) Mehmet Kaplan, “Açık Deniz”, Şiir Tahlilleri 1, İstanbul, 1985, s.226
10) Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer, “Kar Musikileri”, Edebiyat Araştırmaları ve İncelemeleri, İzmir, 1994, s. 91.
11) Sadık Tural, “Rindlerin Ölümü Şiirinde Ahenk”, Mehmet Kaplan İçin, Ankara, 1988, s. 91.
12) a.g.e. s. 224
13) a.g.e. s. 225
14) Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dair, İstanbul, s. 48.

Anımsatmalar !

Konuşmada ve Yazımda Sık Yapılan Yanlışlar

Sık Yapılan Yanlışlar

“kendi” mi “kendisi” mi

“Kendini bıraktı, kendisini kaptırdı, kendisi istedi” vb. cümlelerde nerede ‘kendi’, nerede kendisi’ sözcüğünü kullanacağını karıştıranlar olabilir.

Dönüşlü kişi adılı (şahıs zamiri) “kendi” sözcüğünün birinci ve ikinci tekil (ve çoğul) çekimlerinde yaşamadığımız tereddüt, üçüncü tekil kişi çekiminde karşımıza çıkar. Doğrusu “kendi” midir, “kendisi” mi? Birinci kişi çekimi “kendi-m”, ikinci kişi çekimi “kendi-n” olurken sözcüğün aldığı iyelik ekini, üçüncü kişi çekimine girerken de alması; yani çekimin “kendi-si” olması gerekir. Ancak “kendi” sözcüğünün sonundaki, aslında ek olmayan, “i”nin iyelik eki sanılması, “kendisi” yerine “kendi” kullanımını yaygınlaştırmıştır.

“Kendi” sözcüğü, kişi anlamı taşımadığı durumlarda (sözgelimi “kendi başına, kendi derdine düşmek, kendi gelen” gibi deyimlerde) eksiz kullanılır; üçüncü kişi anlamı taşıdığında iyelik eki alır. Yani, “kendisi istedi” mi, “kendi istedi” mi demenin doğru olacağı yolunda tereddüt yaşandığında birinci ve ikinci kişi çekimleri düşünülebilir. Birinci kişi için “Kendi-m istedim”, ikinci kişi için söz konusu ise “Kendi-n istedin” deniyorsa üçüncü kişi için de “Kendi-si istedi” denmesi gerektiği sonucuna varılabilir.

Kaynak: Feyza Hepçilingirler, Türkçe Günlükleri; Cumhuriyet, Kitap

güzel erkek

“Güzel” sözcüğü nitelendirme sıfatı olarak kadın, kız ve çocuklar için kullanılır. Erkek için “yakışıklı” sözcüğü daha doğrudur. Bu yanlış kullanım “kadınsı bir güzelliği olan erkek” anlamını doğurur.

korkunç güzel

“Çok güzel, olağanüstü güzel, fevkalâde güzel, nefes kesecek kadar güzel, harikulâde güzel” gibi söyleyişler varken “korkunç güzel” demek doğru değildir.

hayret bir şey

“Hayret” sözcüğü Türkçede ya ünlem olarak ya da “hayret etmek” şeklinde bir birleşik sözcük olarak kullanılır. Bu nedenle “hayret edilecek bir şey” demek daha doğrudur.

Saat 05.00 gibi gelirim.

“Gibi” sözcüğü bir benzetme edatıdır. Benzetme edatları, bir şeyin bir başka şeye benzetilmesi sırasında anlatımı tamamlayıcı bir görevle kullanılırlar. “Saat beşte, beşe doğru, beş civarında, beş sularında” gibi seçenekler varken “beş gibi” kullanılışı uygun değildir.

yakinen tanımak

yakin = (Arapça) sağlam bilgi, iyi, kat’i olarak bilme

Dolayısıyla “yakinen tanımak” yerine “yakından tanımak” demek gerekir.

istihbarat almak

“İstihbarat”, “haber ve bilgi alma, duyma” anlamlarına gelen “istihbar” sözcüğünün çoğuludur. Dolayısıyla “istihbarat” zaten haber alma anlamını taşıdığı için “istihbarat almak” yanlış bir kullanımdır.

görmemezlikten gelmek

Konuşma veya yazı dilinde sık sık karşılaşılan hatalardan biri de iki olumsuzluk ekinin üst üste getirildiği –mAmAzlIktAn gelmek yapısıdır.

Ekte iki olumsuzluk eki bulunmaktadır. “Görmemezlikten gelmek” örneğinde, gör- eyleminin me- eki ile olumsuz çatısı kurulmuş; ardından bu olumsuz çatının üstüne olumsuz sıfat fiil eki –mez ve isimden isim yapma eki –lik getirilmiştir. Dil bilimde ek yığılması olarak tanımlanan bu ifadenin yerine, -mazlıktan / -mezlikten gelmek yapısının kullanılması uygun olacaktır.

tayin olmak

“Atama” anlamındaki “tayin”, ancak “etmek, edilmek, olunmak” yardımcı fiilleriyle veya “tayin-i çıkmak” yapısıyla kullanılabilir.

Aynı şekilde, iptal olmak, kaydolmak, keşfolmak, tahrip olmak vb. birleşik eylemlerin uygun kullanılışı iptal olunmak, kaydolunmak, tahrip edilmek vb. dir.

yazılı metin

Metin, zaten yazılı olduğundan ilk sözcük gereksizdir.

bedbaht

Nutuk’ta geçen sözcük “fenalık, kötülük isteyen” anlamlarına gelen “bedhah”tır. Ancak zaman zaman Nutuk okunurken “bahtsız, kötü bahtlı” anlamlarına gelen “bedbaht” sözcüğü kullanılmaktadır.

delâlet

Nutuk’ta geçen sözcük “doğru yoldan sapma” anlamına gelen “dalâlet”tir. Ancak zaman zaman Nutuk okunurken “yol gösterme, kılavuzluk” anlamlarına gelen “delâlet” sözcüğü kullanılmaktadır.

fen ve sosyal bilimler

Yapıca farklı iki tamlamayı bu şekilde birleştirmek, bir anlatım bozukluğudur.

değişik versiyon

Fransızcadan dilimize giren versiyon ‘değişik biçim’ anlamındadır. Doğal olarak ‘değişik’ sözcüğüne gerek yoktur. Ayrıca ‘versiyon’ için ‘sürüm’ sözcüğü önerilmiştir. Türkçesi Varken Yabanı, Yabancısı Niye?

deniz sahili

‘Kıyı, yaka, yalı’ anlamındaki ‘sahil ’sözcüğü, denize değil; kara parçasına, örneğin adaya ait olmalıdır: ada sahili gibi.

fikrini kanıtlamak

Fikir (düşünce), ‘edinilir, danışılır, verilir, yorulur, çelinir, kabul edilir’; ancak kanıtlanmaz.

“Hayat kısa, sanat uzundur.”

Eski bir Yunan düşünürüne ait vecizenin çevirisinin doğru Türkçe olduğunu söylemek oldukça zor. Kısacası, sanatın uzunu, kısası olmaz. Bir dildeki anlamca uyumlu öğeleri bir başka dile anlam ve anlam ve üslûp kaybı olmadan aktarmak gerektiğinde, buna benzer sorunlar ortaya çıkabilir.

râkip

Bu sözcükteki /a/ ünlüsünün özellikle sporseverlerce yanlış telâffuz edildiği görülüyor. “râkip” şekliyle eski dilde ‘binen, binici’ anlamına gelir. “Herhangi bir işte, bir yarışta, birini geçmeye çalışan, aynı şeyi elde etmeye çalışan kimse” anlamına gelen sözcük, kısa /a/ ile söylenmelidir.

süre / süreç

Sesçe benzeşen bu sözcükler doğru anlamlarıyla kullanılmadığı takdirde anlatımdaki ince ayrımlar da ortadan kalkacaktır. Türkçe Sözlük’te “süre”, ‘zaman parçası, zaman aralığı, zaman bölümü, müddet’ anlamındadır. “Süreç” ise ‘aralarında birlik olan veya belli bir düzen içinde tekrarlanan, ilerleyen, gelişen olay veya hareketler dizisi’ olarak tanımlanmaktadır.

direk

Türkçe “dire-” ‘bir şeyi dikine koymak, dikmek’ eyleminden türetilen “direk” ile, İngilizce “direct”ten dilimize geçen “direkt = doğruca, duraksız, doğrudan” sözcüğünün zaman zaman karıştırıldığı görülmektedir.

nüans farkı

Özellikle, yabancı dillerden yapılan alıntılar, anlamları tam olarak bilinemediği takdirde yanlış kullanılmaktadır. Fransızca “nuance” sözcüğü mecazen “fark, ayırtı” anlamındadır. Doğal olarak “nüans farkı” ifadesi hatalıdır.

güzergâh üzerinde

“Geçilen, geçilecek yer, yol” anlamındaki Farsça kökenli “güzergâh”tan sonra “üzerinde” sözünü getirmek yanlıştır. Çünkü sözcüğün köküne (güzer = geçme, geçiş) gelen “-gâh” yer veya zaman bildiren bir ektir.

kontrolsuz

Ünlü uyumlarına uymayan yabancı sözcüklerde son hecenin art/ön oluşuna göre art veya ön ünlü ek gelir (televizyon-lar, bone-ler). Ancak bazı yabancı kökenli sözcükler, ait oldukları dilin kimi ses özelliklerinden dolayı bu kuralın dışında kalır. Bandrol, kontrol, mol, bol (içki), parabol, sol (nota) vb. örneklerdeki palatal /l/ sesi ön sıradan (ince) söylenir. Dolayısıyla bu sözcüklere ön ünlülü ekler getirilir (bandrol-ü, kontrol-süz, mol-den, bol-ü, parabol-den, sol-e vb.)

mütehassıs – mütehassis

“Husus” kökünden gelen “mütehassıs”, ‘ihtisası olan, bir işin bir şubesini çok iyi bilen, uzman’; “hiss” kökünden gelen “mütehassis” ise ‘hislenen, duygulanan’ anlamındadır. Bu farka dikkat edilmesi gerekir.

geçerlik, güvenirlik mi; geçerlilik, güvenirlilik mi?

Türkçe Sözlük (TDK, 1998)’te

geçerlik = 1. Yürürlükte olma, değerini sürdürme, revaç: Bu para geçerlikten kaldırıldı. 2. Sürümü olma durumu: Bu malın geçerliği kalmadı.

geçerlilik = 1. Geçerli olma durumu, geçerlik 2. Fel. Bir kavramın, bir yargının mantık veya anlamı ve değeri bakımından onaylanabilir olması

güvenirlik = Güvenilme durumu, güvenilir olma durumu

güvenilirlik = Güvenilir olma durumu

Bu açıklamalara göre bu sözcükler arasında “geçerlilik”in Felsefe’de ayrı bir anlamı olması dışında bir fark yoktur. “Yeterlik” ve “yeterlilik” çiftinde ise anlam yükü birincidedir. Yeterlilik yalnızca ‘yeterli olma’ durumudur.

atıyorum

Son dönemlerde sıkça yapılan bir yanlış. Türkçede “atmak” sözcüğü argo’da ‘bilmeden, kestirerek söylemek’ anlamındadır. Burada iki yanlış görülüyor: İlki, argo sözcük kullanmak, ikincisi bilmeden konuşmak. Hâlbuki kastedilen yalnızca örneğin demek.

akıbetin sonu

“akıbet”, “son, kötü son” demek olduğundan bu iki sözcük yan yana kullanılmamalıdır. Yani “Bu akıbetin sonu ne olacak?” demek yerine “Bunun sonu ne olacak?” demek gerekir.

Türk sanayisi

Türkçemizdeki kimi Arapça kökenli sözcüklere ekleri kullanımında tutarsızlıkların olduğu görülüyor. <mevziye/mevzisi; bayiye/bayie; mevkiye/mevkisi; sanayiye/sanayisi…> ile < mevzie/mevzii; mevkie/mevkii; sanayie/sanayi…> şekillerinden hangisi doğru acaba?

Türkçede ünsüzle biten sözcüklere /-l/ iyelik ve alofonları; ünlü ile bitenlere ise /-sı/ iyelik eki getirilmektedir. <bayi, cami, mevki, mevzi, mevzu, sanayi vd.> örnekleri kaynak dilde, Türkçemizde bulunmayan bir ünsüzle (ayın) bitmektedir. Türk fonetiğinde yeri olmayan bu ses düştüğünden dolayı ünlüyle bittiği düşünülen bu sözcüklere /-sı/, /-si/ iyelik ekleri getirilmektedir. (Belki de Türkçenin ses yapısına uymuş olan bu şekilleri tercih edilmesi gerekirdi.) Ancak İmlâ Kılavuzu’nda <Hyhercorrect> şekilleri tercih edilen bu tür sözlerin asıllarına sadık kalınarak ünsüzle bittiği düşünülmüş ve doğal olarak savunma sanayii, düşman mevzii, gazete bayii… yazılması ve söylenmesi gerektiği belirtilmiştir. 

öğretmenlik sertifikasına haiz olan

Haiz olmak, geçişli yani nesne isteyen birleşik eylemdir. <…-(y)a/-(y)e haiz olma> şeklinde yakla<şma< durumu eki (e durumu) ile kullanılması yanlıştır. Doğrusu <öğretmenlik sertifikasıNI haiz olan>dır.

düğün törenine teşrif etmenizi

<Şeref> kökünden türeyen ve <şereflendirmek, onurlandırmak> anlamlarını taşıyan teşrif adı veya teşrif etmek eylemi, aynı şekilde nesne almak zorundadır. (Nitekim aynı yapıdaki tebrik, takdir, tenkit,tehcir vb. yükleme durumu eki istemektedir.) Doğal olarak doğru şekil <Düğün töreniNİ teşrif etmenizi…>dir. Ancak uzun bir süredir bu
yanlış kullanım yaygınlaşarak doğru durumuna gelmiştir. 

en çok satan

En çok satan gazete, en çok satan dergi…<satmak>… gibi etken geçişli bir eylem nasıl olurda <satılmak> anlamı taşıyabilir?Buradaki gazete veya dergi isimlerinin yayından çok, kurum adı olduğu düşünüldüğü takdirde zorlamada olsa bir anlam ortaya çıkabilir. Her şeye karşın <satmak > eyleminin bu yeni anlamının, bir <anlam ödünçlemesi> olduğu düşünülebilir. İngilizcede <to sell> eylemini hem satmak hem de satılmak anlamlarını taşıması, bizdeki bu kullanımın da İngilizceden alınma olduğunun bir kanıtı sayılabilir.

İngilizce dilini bilen eleman aranıyor

Gazete ve dergilerde sık sık görülen ilânlardan biri bu. Dil ile ilgili ilânlardaki böylesi bir “fahiş” hata düşündürücüdür. Türkçede, -ca /-ce eşitlik durumu eki, ulus adlarına eklenerek o ulusun dilini ifade eden adlar yapar. İngilizce, Almanca vd. , İngiliz ve Alman uluslarının konuştuğu/yazdığı dili belirtir. Etnik adlara getirilen –ca / -ce ekleri dil adlarını oluşturur. Bir başka şekilde, İngiliz dili, Alman dili ifadeleri de kullanılabilir. İngilizce dili, Almanca dili doğru kullanım örnekleri değildir.

ŞOV mu, SHOW mu?

Harf devriminden önce yazım kurallarının en önemlilerinden biri de Arapça ve Farsçadan dilimize giren sözcüklerin orijinal yazılışlarının korunması idi. Örneğin Osmanlıcada <srya><mhm>, <mvfk>yazılışları sırasıyla, <süreyya>, <mühim>, <muvaffak> şeklinde okunurdu. Yabancı kökenli bu tür sözcüklerin yazılışını Türkçeye uydurmak ise, çok büyük bir yanlış olarak kabul edilirdi.Lâtin asıllı Türk alfabesinin kabulünden sonra sözcüklerin söylendiği gibi yazılması veya yazıldığı gibi okunması imlâmızın temel ilkeleri arsında yer almıştır. <television>, <exhaust> İngilizce, <televizyon>, <egzoz> Türkçedir; <hors-d’oevre>, <robe de chambre> Fransızca, <ordövr>, <robdöşambr> Türkçedir.

Öte yandan toplumun eğitim düzeyinin yükselmesi, yabancı dil öğreniminin yaygınlaşması, ister istemez Türkçenin söz varlığının yanı sıra yazımını da etkilemektedir. Özellikle teknik sözcükler Türkçeye kaynak dildeki yazılışlarıyla girmekte ve yerleşmektedir. by-pass, hi-tecknow-how, show, TV guide, video vd. pek çok örnek, yazımdaki birliği ortadan kaldırmaktadır. Büyük bir bölümü Türkçe Sözlük ’te dahi yer almayan bu sözcüklerin İmlâ Kılavuzu’ndaki yazımlarında da tam bir kural veya tutarlılık yoktur. Örneğin İngilizce <show> sözcüğü <şov> şeklindeyken yine İngilizce <by-pass>ın yazılış değiştirilmemiştir.Yabancı sözcüklerin orijinal imlâlarıyla yazılması, dilimizin sescil yazım geleneğine aykırıdır. Bu tutum, yabancı sözcüklerin dilimize girişini de kolaylaştıracaktır. 

Sayıların Yazımı

Ülkeler arasında sayıların yazımıyla ilgili iki yol vardır:

Ondalık imi olarak ‘nokta’, ayırma imi olarak ‘virgül’ kullanan ülkeler: Britanya ve ABD

Ondalık imi olarak ‘virgül’, ayırma imi olarak ‘nokta’ kullanan ülkeler: Britanya ve ABD dışında kalan ülkelerin tümü.

Türkiye hariç. Çünkü Türkiye’nin ne yaptığı belli değil. Düne kadar ondalık basamakları virgülle ayırıyorduk; bugün bu konuda da Amerikanlaştık. Oysa yerimiz ve tutumumuz belirgin olmalı. Sayın Güney Gönenç’in de dediği gibi, 13 YTL + 25 Ykr, 13,25 YTL, yani virgüllü; pi sayısı: 3,1416 diye (virgüllü) yazılmalıdır. Eğer gerekiyorsa sayıların okuma basamakları arasında nokta kullanılabilir; bu basamaklar arada boşluk bırakılarak da yazılabilir. Türkiye’nin nüfusu 61.253.546 diye yazılabileceği gibi, arada boşluk bırakarak 61 253 546 biçiminde de yazılabilir.

Aynı şekilde depremle ilgili büyüklük, şiddet sayıları 7.2 ya da 5.3 gibi değil, 7,2 ve 5,3 biçiminde yazılmalıdır. Bu konudaki başıboşluğa kesinlikle son verilmelidir.

Feyza Hepçilingirler, Yıldızların Suya Döküldüğü

teşekkür ediyorum

“Hadi et bakalım, bekliyorum.” demek geliyor insanın içinden değil mi? Teşekkür etmeden teşekkür etmiş gibi olunmuyor mu bu kullanımla?

Şimdiki zaman kipi, çok geniş kullanım alanlarına sahiptir diye, öteki kipler yerine sürekli onu kullanmak öteki kiplerin kullanım alanlarını daraltır. Türkçeyi tek kip kullanan, ilkel bir dil haline getirmek istemiyorsak buna da dikkat etmeliyiz.

“Teşekkür ederim” yerine “Teşekkür ettim.” diyenlere de var. Bunlara da, “Ne zaman? Hiç duymamışım.” demek geliyor içimden.

Feyza Hepçilingirler, Yıldızların Suya Döküldüğü

sağ kurtarılmak

“Boğaz Köprüsü’nden atlayan genç, bir balıkçı teknesi tarafından sağ kurtarıldı.” Kurtarılmak sözcüğü “sağ, canlı” anlamını da barındırdığı için bu cümledeki “sağ” sözcüğü gereksizdir. Bu bağlamda ölü olan biri sağ olarak kurtarılamaz, ancak ölü olarak bulunabilir.

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

kuraklık / kuruma

“Beyşehir Gölü de kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya.” tümcesindeki “kuraklık” sözcüğü yanlış anlamda kullanılmıştır. Çünkü “kuraklık” sözcüğü araziler, toprak parçaları ve bölgeler için kullanılır. Su birikintileri için “kuruma” sözcüğü kullanılmalıdır. “Beyşehir Gölü de kuruma tehlikesiyle karşı karşıya.”

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

tarif etmek

“Kendimi insanlara yazar olarak tarif etmiyorum.” Yemek tarif edilir, bilinmeyen bir yer tarif edilir; ancak bir insanın kişiliği tarif edilmez. Bunun yerine “tanıtmak” sözcüğü kullanılmalıdır. “Kendimi insanlara yazar olarak tanıtıyorum.”

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

maruz kalmak

“Böyle iltifatlara maruz kalmak beni çok mutlu ediyor.” “Maruz kalmak” sözü, olumsuz durumlar için kullanılır. Güzel bir duruma hiçbir zaman maruz kalınmaz. “Böyle iltifatlar duymak beni çok mutlu ediyor.”

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

mücadele oynamak

“Ünlü boksör arka arkaya oynadığı 108 mücadelede birçok madalya alır.” Burada “oynadığı” sözcüğü yanlış anlamda kullanılmıştır. Çünkü “mücadele oynamak” diye bir kullanım yoktur. “Mücadele” sözcüğü “yapmak” ya da “etmek” sözcükleriyle birlikte kullanılır.

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

manavcılık

“-cı” eki meslek ismi türeten bir ektir. “Bakırcı, saatçi, gümüşçü, demirci…” örneklerinde olduğu gibi meslek adı türetir. “Manav” sözcüğü zaten bir meslek adı olduğu için bu sözcüğe “-cı” ekini getirmeye gerek yoktur.

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

kötü bir kâbus

“Kâbus” zaten “kötü rüya” anlamına geldiği için “kötü” ve “kabus” sözcüklerini bir arada kullanmaya gerek yoktur.

Alper Bayındır / Uzun Lafın Türkçesi

TÜRKÇE TOPLULUKLARI

Türkçede sık yapılan hatalar

Sıklıkla hatalı yazılan bazı kelimeler

 

Hatalı yazım Doğru yazım
aferim aferin
alt yazı altyazı
Ankara’lı Ankaralı
arasıra ara sıra
ardarda art arda
Atatürkçülük’ü Atatürkçülüğü
birarada bir arada
bir çok birçok
bire bir birebir
bir kaç birkaç
birşey bir şey
buda bu da
camii cami
dil bilim dilbilim
dinazor dinozor
döküman doküman
ebatlar ebat (zaten çoğul, tekili ‘ölçü’)
egzos egzoz
gurup grup
hala hâlâ
herbiri her biri
hergün her gün
herhangibir herhangi bir
herkez herkes
herşey her şey
Hıristiyanlık’ta Hıristiyanlıkta veya Hristiyanlıkta
hiç bir hiçbir
hiçkimse hiç kimse
Hatalı yazım Doğru yazım
hoşgelmek hoş gelmek
ilkönce ilk önce
inkilap inkılâp
itibariyle itibarıyla
kar kâr
kareografi koreografi
malesef maalesef
mentalite mantalite
mevzusu mevzuu
müsade müsaade
mütevazi mütevazı
nufüs nüfus
pekçok pek çok
sandöviç sandviç
şarz şarj, şarj etmek
şöför şoför
tabi tabii veya tabiî
TBMM’ne TBMM’ye
Türkçe’miz Türkçemiz
ünvan unvan
yada ya da
ve ya veya
vucüt vücut
yalnış yanlış
yanısıra yanı sıra
yanlız yalnız
yanyana yan yana
yayınlamak (basılı eserler için) yayımlamak[Not 14]
yüz ölçümü yüzölçümü[8][9]

Üzerinde otoritelerce anlaşmazlık olan bazı yazımlar

Türk Dil Kurumu Dil Derneği
diaspora diyaspora
dil bilgisi dilbilgisi
hemşehri hemşeri
Hristiyanlık veya Hıristiyanlık Hıristiyanlık
Orta Çağ Ortaçağ
Orta Doğu Ortadoğu
sekülarizm sekülerizm
Türk’üm Türküm
usül veya usûl[10] usul, -lü[11]

Kesme işaretinin (‘) hatalı kullanımı

Ana madde: Kesme işareti

Türkçede genel bir kural olarak özel isimlere getirilen çekim ekleri kesme işareti (‘) ile ayrılır: Ankara’nın, Türkiye’de, Mehmet’in vb. gibi. Bununla birlikte bu kuralın sıklıkla hatalı uygulanan bazı istisnaları vardır:

1. Kurum, kuruluş, kurul ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz:[12] Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığına, Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Mavi Köşe Bakkaliyesinden, Gimanın, İş Bankasında.

2. Akım, çağ ve dönem adlarından sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz:Ortaçağda, Yükselme Döneminin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına.

3. Özel adlardan yapım ekleri ile türetilmiş kelimelerden sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkçede, Türkçenin, Türkleşmek, Konyalı, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Türklerin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan. Bunlar arasında en sık hatalı kullanılanlar; Türkçede, İngilizcenin gibi dillerin sonuna gelen ekler ve Ankaralı, Suriyeli gibi yerleşim birimlerinin sonuna gelen -lı ekleridir.

  • Atatürkçülük, Müslümanlık, Hristiyanlık gibi özel isimlerden yapım ekleri ile türetilmiş kelimelerin sonuna gelen ekler süreksiz sert sessizlerle (p, ç, t, k) bitiyorlarsa, söylenildiği gibi (yumuşatarak) ve kesmesiz yazılırlar:Atatürkçülüğün, Müslümanlığın, Hristiyanlığa.

4. Tekil özel isimlere gelen çoğul ekleri ve bunlardan sonra gelen ekler kesmeyle ayrılmaz:Ahmetler, Yakup Kadriler, İngilizlerin.

“de” bağlacının ve “-de” ekinin yazılışları

Ana madde: Bağlaç

1. Bağlaç olan (dahi anlamındaki) “de” her zaman ayrı yazılır:Kızım da geldi. Yarışmalara Türkiye de katıldı. Güç de olsa bulunur. Konuşur da konuşur.

2. Bulunma hâl (durum) eki olan “-de” her zaman birleşik yazılır: Araba yolda kalmış. Bir saattir ayakta duruyorum. Ankara’da havalar çok soğukmuş.

NOT 1: De’nin ayrı yazılıp yazılmadığını kontrol etmenin en kolay yolu de’yi çıkartıp cümleyi okumaktır. Eğer cümlenin anlamı “hemen hemen” aynı kalıyorsa cümledeki de bağlaçtır ve ayrı yazılmalıdır. Eğer cümlede ciddi bir anlam bozukluğu ya da anlam değişmesi gerçekleşiyorsa hâl ekidir ve birleşik yazılmalıdır. Örneğin “Ankara’da havalar çok soğukmuş.”cümlesi, -da hâl eki çıkarıldığında devrik cümle olur. Oysaki “Kızım da geldi.” cümlesindeki de bağlacının çıkarılması anlamı “pek” değiştirmez.

NOT 2: De bağlacı konuşma dilinde bazen te veya ta olarak kullanılsa da, her zaman de veya da olarak yazılır. Aynı kural hâl eki olarak kullanılan -ta ve -te için geçerli değildir.Dolap da koltuk da orada kalsın [bağlaç]. Dolapta şeker var [hâl eki].

Sayıların yazımında yapılan bazı hatalar

1. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır iki yüz, üç yüz altmış beş.

  • Bununla birlikte, sayılardan oluşan oyun adları birleşik yazılır: Yirmibir, altmışaltı.

2. Sayılarda kesirler nokta ile değil, virgül ile ayrılır:15,2; 28,25.

3. Beş ve beşten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur:326.197, 49.750.812.

Diğer bazı yaygın hatalar

  • Üç nokta yerine iki nokta veya üçten çok sayıda nokta kullanılmaz.
  • Yanıtı belli olan ya da içinde gizli olan cümlelerin sonunda soru işareti kullanılır: Haksız mıyım? Burası gibi memleket var mı?
  • Anlamca soru cümlesi olmayan cümlelerde soru işareti kullanılmaz:Kaça aldım, şimdi hatırlamıyorum.

Yazım Kuralları ve Türkçe’nin Doğru Kullanımı

Yazım Yanlışları

Yazım Kuralları ve Türkçe’nin Doğru Kullanımı

Bir yazı ile okuyucuya mesajı doğru iletmede kaynağın önemli bir rolü ve sorumluluğu bulunmaktadır. Bu yüzden mesajı ileten kişi mesajını yazılı olarak iletirken bir takım yazım kurallarına uyması gereklidir. Özellikle öğrencilerin yazı yazarken yaptıkları en önemli hata, noktalama işaretlerine uymamalarıdır.

* Yazılarda noktalama işaretleri bazen hiç kullanılmamakta bazen de yerinde kullanılmamaktadır. İfadelerin doğru anlaşılması için bu kurallara özenle uyulmalıdır.

* Bir bilgisayar programı kullanılarak yazılan yazılarda ise boşluk konusuna dikkat edilmelidir. Örneğin,

Noktadan ve virgülden önce boşluk bırakılmamalıdır.

Noktadan ve virgülden sonra boşluk bırakılmalıdır. Boşluk bırakılması unutulduğunda noktanın öncesinde ve sonrasındaki sözcükler tek bir sözcük olarak algılanmaktadır. Bu da yazıların kağıt üzerindeki düzenlemesini olumsuz etkilemektedir.

Parantezler açılırken parantez öncesinde boşluk bırakılmalı, açılan parantezle metin arasında boşluk olmamalıdır. Parantezler kapatılırken parantez öncesinde boşluk olmamalı, sonrasında ise olmalıdır.

* Diğer bir hata türü yazım yanlışlarıdır. Sözcükler Türk Dil Kurumu’nun belirlediği kurallar göz önünde bulundurularak yazılmalıdır.

* Yaygın olarak yapılan bir başka hata da sözcüklerin yanlış kullanımlarıdır. Örneğin “neden olmak”, “yol açmak” ve “sağlamak” gibi sözcükler çok farklı anlamları verebiliyorken aynı anlamda kullanılmaktadırlar.

* Ayrıca bazı sözcüklerin Türkçe karşılıkları varken (genelde) farkında olunmadan yabancı karşılığı kullanılmaktadır.

Yanlış (!) Doğru (!)
hergün her gün
heryer her yer
herşey her şey
harhangibiri herhangi biri
herbiri her biri
birgün bir gün
birşey bir şey
bir çok şey birçok şey
bir kaç şey birkaç şey
hiç bir şey hiçbir şey
pekçok pek çok
pekaz pek az
arasıra ara sıra
yanısıra yanı sıra
peşisıra peşi sıra
ardısıra ardı sıra
akşam üstü akşamüstü
suç üstü suçüstü
ayak üstü ayaküstü
terketmek terk etmek
ayırdetmek ayırt etmek
farketmek fark etmek
arzetmek arz etmek
vaadetmek vaat etmek
haketmek hak etmek
muhtacolmak muhtaç olmak
şehidolmak şehit olmak
vaz geçmek vazgeçmek
baş vurma başvurmak
ön görmek öngörmek
var saymak varsaymak
ya hut yahut
ve ya veya
yada ya da
laboratuar laboratuvar
antreman antrenman
eşortman eşofman
orjinal orijinal
yalnış yanlış
yanlız yalnız
kiprik kirpik
kirbit kibrit
anbar ambar
canbaz cambaz
çenber çember
makina makine
meyva meyve
zatüre zatürree
matba matbaa
deynek değnek
süpriz sürpriz
poaça poğaça
kordalye kurdele
sandoviç sandviç
eksoz egzoz
pardesü pardösü
ayidat aidat
pilaj plaj
tazik tazyik
traş tıraş
metod metot
ara söz arasöz
ara yön arayön

Türkçe Karşılığı Varken Kullanılan Sözcükler ve Yanlış Kullanımlar

Sözcüğün anlış kullanımı Doğrusu (!) Türkçesi
çok mersi merci beaucoup Çok teşekkür ederim.
Teşekkür ederim.
detay detail ayrıntı
fonksiyon function işlev
fonksiyonel functional işlevsel
avantaj advantage üstünlük
kriter criterion ölçüt
kriterler criteria ölçütler
test sınavı ??? çoktan seçmeli sınav
layt (light) light hafif
fest fud fast food hazır yiyecek
hard disk hard disc sabit disk
imeyıl (e-mail) e-mail e-posta, elmek
meyil (mail) mail e-posta mesajı, ileti
meyil çekmek sending a mail e-posta mesajı yollamak
maus mouse) mause fare
ran etmek (run etmek) running çalıştırmak
tekrardan ??? tekrar veya yeniden

Asıl sorun Türkçeyi doğru konuşabilmekte!…

Sözcüğün yanlış kullanımı Türkçesi
start almak 

center

relax olmak

e-mail

komunikasyon

cv

okey

trend

spontane

link

exit

check etmek

feedback

full-time

koordinasyon

absurt

adapte olmak

laptop

provoke etmek

jenerasyon

objektif

deklare etmek

star

perspektif

entegre olmak

nick name

partner

okeylemek

antipatik

mantalite

illegal

timing

catering

departman

revize etmek

global

sempatik

security

printer

elimine etmek

izolasyon

data

prezantasyon

finish

download etmek

monoton

konsensus

full

emergency

ambiyans

versiyon

ekstra

imitasyon

optimist

save etmek

adisyon

print out

anons etmek

bodyguard

dokuman

dizayn

analiz

online

kriter

part-time

pesimist

slayt

empoze etmek

driver

bye bye

başlamak 

merkez

rahatlamak

e-posta

iletişim

özgeçmiş

tamam

eğilim

kendiliğinden

bağlantı

çıkış

kontrol etmek

geribildirim

tam gün

eşgüdüm

saçma

uyum sağlamak

diz üstu bilgisayar

kışkırtmak

nesil, kuşak

nesnel, tarafsız

bildirmek

yıldız

bakış açısı

bütünleşmek

takma ad

onaylamak

sevimsiz, itici

anlayış, zihniyet

yasadışı

zamanlama

yemek hizmeti

bölüm

yenilemek

küresel

sevimli, cana yakın

güvenlik

yazıcı

elemek

yalıtım

veri

sunum

bitiş, varış

indirmek

tekdüze

uzlaşma

tam, dolu

acil

hava, ortam

sürüm, uyarlama

fazladan

taklit

iyimser

kaydetmek

hesap fişi

çıktı

duyurmak

koruma

belge

tasarım

çözümleme

çevrim-içi

ölçüt

yarı zamanlı

karamsar

yansı

dayatmak

sürücü

hoşça kal

Hazırlayan: Dr.S.Sadi SEFEROĞLU

Katkı Sunan: Muharrem AYICI

Kaynak: http://www.dilimdilim.com/icerik/yazim_yanlislari.htm

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.